26.09.2020, Cumartesi
17 °C / 34 °C Denizli Hava Durumu

Kırmızı dağın gök fistanlısı

Zeki Akakça / D20HABER - 15 Ağustos 2020 Cumartesi - 10:00 Kırmızı dağın gök fistanlısı

Yaşadığım coğrafyanın yaşayanlarını yazımın merkezine koyarak örmeye çalışıyorum kozamı. Bazen hüzün kokutur, bazen heyecan katarım. Çokça ise kültür kodlarını işaret edip dikkat çekmeye çalışırım. Kimi zaman da çokça duygu yükleyip gönül tellerinin titremesini beklerim. İşte “Kırmızı Kayalı Dağın Gök Fistanlısı” da bu bakış açısının ürünüdür.

A- A+

Onlar;
Derelerin ala-mor çiçekli pürenleri
Bayırların yanık benizli menekşeleri
Dağ başının nazarlıkları
Gündüzün yel vurmuş çiçekleri
Gecenin yalnız yıldızlarıydılar.
Çoktular, çocuktular, genç ve yetişkin oldular,
sonra da ana ve ata…
Onlar;
Kırmızı kayalı dağların gök boncuklarıydılar
Nereye kayboldular?

Çok küçük yaşlardan itibaren anımsadığım yaşamımın en renkli ritüelidir “Eren Günü”.

At, eşek ve yaya gittiğimiz zamandan; kamyon, traktör, nihayet otomobil ve dolmuşlar ile gidilmeye başlanana kadar olan süreci yaşayan olarak kendimi şanslı sayarım.

Hep araştırdım, soruşturdum, dedelerimden başlayarak Köyceğiz, Ağla, Beyaobası, Otmanlar, Karaçam, Çayasar ve adını anımsayamadığım bölgeye yakın tüm yaşam alanlarından genç-yaşlı, kadın-erkek çok insan ile konuşup duyduklarımı, öğrendiklerimi bir düzleme oturtup yarınlara taşıma kaygısında oldum. Bugüne geldiğimde bu çabalarımdan ötürü hiç pişmanlık duymuyorum. Ama konudan bihaber olanların uyduruk yazılarını, söylemlerini görüp yaşadıkça içim burkulmuyor da değil. Çünkü bu o kadar basit bir şey değil!

Konum Eren Günü’nü yazmak değil bu kez. Onu bir başka zamanda birden çok yazı konusu yapacağım elbet.

Şimdi yine bir Eren Günü (“Eren Günü” yazmama dikkat lütfen. Zira bu özel gün şenlik falan değildir. Bir ritüeldir. Popülist söylemler, “Yörük Şenliği”, “Festivali” ve saire gibi sonradan iliştirme sıfatlar olayın özüne zarar vermektedir) etkinliğinde çektiğim fotoğrafın hikayesine geçeceğim.

Kara isli, bunaltıcı havası olan bir günün kuşluk vaktiydi. Kartal Gölü’nden yürüyüp “Eren Yeri” ne kan ter içinde ulaşmıştım. Burada hep yaptığım gibi yüksekçe bir kayanın üzerine çıkıp çevreyi seyretmeye başladım.

İnsanların telaşı, heyecanı, koşuşturmaları, bağırarak konuşmaları arada havaya sıkılan silahların sesi ve bulunulan ortamın görüntüsü tarihin hangi dönemi ile örtüşür acaba diye yorumlar yapmama sebep oluyordu.

Allı morlu giyinen dağ yöresi insanlarını izlemek hep keyif vermiştir bana. Renkli ve karakteristik özellikli insanları görmek, farklı yüzler bulmak ve fotoğraflamak için uzun süre çevreyi tararım hep.

Yakınımda sayılacak bir yerde kesilen adakların pişirilmesi için yakılan ateşin isleri arasında oraya buraya gidip gelen bir mavi kıyafetli kadın ilişti gözüme. Dikkat kesildim. Makinem elimdeydi ama teleobjektifim olmadığı için o mesafeden iyi görüntü elde edemezdim. Biraz daha izleyip onlara doğru yaklaşmaya karar verdim.

(O arada benimle beraber bu yıl Eren’e gelen fotoğrafçı iki arkadaşımın beni takip ettiklerinden haberdar değildim. Zira alana geldiğimizde tekrar eden görüntü olmasın farklı fotoğraflar çekelim diyerek ayrılmaya karar vermiştik.)

Bu telaşlı insanlara yaklaştığımda bir aile olarak orada olduklarını ana-oğul-gelin ve torunla birlikte bu etkinliğe katıldıklarını öğrendim. Hep yaptığımı tekrarlayıp önce selam verip hangi köydensiniz, kimleri tanırsınız falan gibi giriş ile ortamı yumuşatıp birkaç kare fotoğraf çektim. Dia çektiğim için az sayıda çekip doğru pozlamalar yapmaya çalışıyor, bir yandan da konuşup onları germemeye çalışıyordum. Ara verdiğimde bir baktım ki arkadaşlarım arkamdan çekmeye devam ediyorlar. Sonra ben geri çekilip onlara bıraktım modelimi ve ailesini. (Onlar istedikleri pozu almak için insanları yönlendirmeye başlayınca ortam biraz gerilir gibi oldu. Araya girip yumuşatmak yine bana düştü) Ben birkaç poz daha aldıktan sonra “Gelecek yıl yine burada buluşuruz. Senin ve torununun fotoğrafını getiririm” diyerek vedalaşıp ayrıldım.

Sıcak ve isli havada insan boyu yanan kırmızı alevler önünde “mavi ile kırmızı” rengin kontrastını yakalayacak ve ona bir de yüzdeki ifadeyi ekleyecektim. Kolay değildi tabi bu. Bir başka detay ise analog (filmli) makine kullandığım için pozitif ve negatif filme çekiyordum. Yani ne çektiğimi ancak filmler banyo ettirildikten sonra görebilecektim.

Başka konuları da çekmek ve farklı görüntüler için ayrıldım ortamdan. Zamanı gelince de geri dönüş için önce kartal Gölü’ne, sonra da Beyağaç ve Denizli ye döndüm.

Önce negatifleri banyoya verdim ve sonra da pozitifleri. Pozitif film banyosu stüdyolar da yapılmadığı için Galip Çakır ustama ulaştırdım ve 15 gün sonra falan almak için beklemeye başladım. Negatif çekimler önce çıktığı için onları inceleyince sıkıntı olmadığını gördüm. Bu pozitiflerin de iyi olacağı anlamındaydı. Nihayet 15 gün kadar sonra pozitif filmler de banyodan geldi. İstediğimi hemen hemen yakalamıştım. Diğer arkadaşlarım ne yaptılar hiç haberim olmadı ve halen de bilmiyorum. Bir daha hiç görüşmedik çünkü.

İşte kırmızı kayalı dağların arasındaki mavili kadını böyle çekmiştim. Ama hikâye burada bitmiyor tabii ki.

Fotoğraflar taranarak digital ortama aktarıldı. Sonra baskı için hazırlandı ve Ankara da açtığım ikinci kişisel sergimde görücüye çıktı. Beklediğim ilgiyi gördü açıkçası. 2005 yılının Ocak ayında açtığım o sergide TRT Ankara Televizyonu’ndan bir ekip röportaj için gelmişti ve o fotoğrafta konuştuklarımızdan biri olmuştu.

Getireceğime söz verdiğim fotoğrafları ertesi yıl Eren’e götürdüm. Ancak bu kez onlar gelmemişlerdi. Emanet olarak köylülerine teslim ettim ve ulaştırın diye de tembihledim. Soncundan haberdar olmam için bir yıl daha beklemem gerekiyordu.

Sonraki yıllarda tekrar karşılaşamadık. Hep sordum haber saldım ama farklı zamanlarda orada olduk ya ben erken gittim, onlar geç geldi ya da tersi oldu.

Maceralı ve biraz da zorlama ile 2012 yılında çıkan “Denizli’nin Renkleri” adlı fotoğraf albümümün kapağı da burada çektiğim modelimin fotoğrafı olmuştu. Nereden nereye …

Bu tarihten itibaren albümümden modelime ulaştırmak için o yılda dahil 4 yıl boyunca her “Eren Günü’nde çantama birkaç tane koydum gittim. Onlar gelmediler ve gelmeyecekleri söylendi. İlk yıl köylüleri aracılığı ile 2 albüm gönderdim.

Bu fotoğrafın sahibi modelim ile 2014 yılı Ağustos ayının son perşembesine kadar bir daha hiç karşılaşamadık.

Ve ben o yıllarda hep “mavi elbiseli yörük ana”yı aradım kırmızı kayalı dağdaki Eren yerinde.

2014 yılı Ağustos ayında da yine çantamda bir albüm ile Eren’de idim. Aradım sordum. “Geldi, şimdi buralardaydı” diyenler oldu. “Suya gidecekti” diyenler, “adak kesecekti” diyenler vs… Elimde albüm ve fotoğrafı göstererek arıyordum onu. Orada biri , “bu bizim Gök Fistanlı” dedi.

Sonunda tanıyanlardan biri de “Gartal Munarına suya getti o” dedi… (Yöre insanları biraz sert ve ünlü harflerin yerini değiştirerek konuşurlar ; -i leri -e, u- ları ise o gibi teleffuz ederler) Sonunda bulacaktım. Nihayet tamamdı.

Hemen yola koyulup benim dönüş yolumda olan “Gartal munar/ Kartalçeşmesi” tarafına doğru yürüdüm. Dönerse yolda karşılaşacaktık, değilse orada.

Veee su başında “mavili”, onların deyimiyle “Gök Fistanlı” ile karşılaştık. Ben çok mutluydum, o ise çok şaşkın. Hatırladın mı dedim. “Hayır” dedi. Nereden hatırlayan ben seni! Anlatınca biraz mahçup “bildim” diyebildi, yüzüme bakmadan. Biraz yaşlı görünüyordu. Aradan 10 yıl geçmişti.

Kıyafeti aynıydı sadece başındaki yazma farklıydı. Konuştuk biraz. 2004 ile 2014 yılları arası 6 yıl hastalandığı ve aile içi bazı sıkıntılar nedeniyle Eren’e hiç gelemediğini söyledi. Emanetleri sordum. Ulaşmıştı, ama kendinde kalmamıştı. Başkaları almış ve geri getirmemişlerdi. Bu kez ben kendi elimle teslim ediyordum.

Rica ederek bu kez beraber fotoğrafımız olsun dedim. Çekindi önce istemedi. Olur muydu hiç? Dağ başında bir kadınla ereğin fotoğraf çekilmesi hoş karşılanır mıydı?

“Ama ben senin çocuğun yaşındayım, bak burada ne kadar çok insan var, yaşlı-genç kadınlar ve erkekler falan” diyerek ikna edip, anı fotoğraflarımızı çektirip vedalaştık “ Gök Fistanlı” ile.
Adını, köyünü, yazmıyorum hiç. Çünkü o bir simge. Tüm yörük anaları, yöre kadınlarını temsil ediyor. Ne fark eder adının; Ayşe, Fatma, Zehra,Ümmü, Gülsün, Zeliha, Periş ya da Güllü olması. Köyünün Ağla, Otmanlar, Çayasar, Karaçam, Çövenli yahut Çövmen olması mesela neyi değiştirir. Çünkü o bir yörük anası, rengi gök mavisi…

Sonraki yıllarda bir daha karşılaşmadık. Hasta mıdır, sağlıklı mı? Hayatta mı değil mi hiç haber alamıyorum.

Umuyorum bir Eren Günü ziyaretinde yine karşılaşırız.

Umut her dem yeşil olmalı