22.09.2021, Çarşamba
18 °C / 30 °C Denizli Hava Durumu
  1. ANA SAYFA
  2. /
  3. ÖZGÜN İÇERİK
  4. /
  5. BİR FOTOĞRAF VE HİKAYESİ
  6. /
  7. Dağ başında üç kız çocuğuydu onlar…

Dağ başında üç kız çocuğuydu onlar…

Zeki Akakça / D20HABER - 22 Mayıs 2021 Cumartesi - 09:00 Dağ başında üç kız çocuğuydu onlar…

Hayat dediğin; şiir de mısra, yazıda cümle, şarkıda ezgi, görüntü de fotoğraftır. Neresinden tutar, nasıl söyler, ne hisseder hangi gözle bakarsan o sonuç ortaya çıkar… Bu anlayışla başlanırsa eğer “ dün yolculuğu”na nerelere gider, neler görür ve hisseder-yaşarsa insan onu kazanç sayar. Bu sonuca da görüntünün etkisi, ruhun temizlenişi, özlemin giderilişi demek doğru olur. Fotoğrafı anlatmak gerekmez çoğu zaman. Bana göre fotoğraf kendini anlatmalıdır. Başkası anlatırsa “fotoğraf” olmaz. Sadece fotoğrafın ait olduğu coğrafya ve zamanı belirtmek yeterlidir. Gerisi görüntüye fotoğrafçının yüklediği mesajlardır. Bu yolculukta çok eskilere gitmeden; 1995 yılı yaz başlarında Sandıras dağının doğusundaki küçük bir bölgeye doğru götüreceğim sizleri. Yazıya konu fotoğrafa ulaşmak için yaşadıklarımı , yani “fotoğrafa ulaşma hikâyem”i okuyacaksınız … O zamanın koşullarıyla analog makine ile çekilen fotoğraflar karttan tekrar digital ortama taşınarak paylaşılmaktadır.

A- A+

Sıcak bir haziran günü önceden hikayelerini çok dinleyip merak ettiğimiz bölgeye doğru yola çıkıyoruz ekip arkadaşlarımızla. O zamanıların Eskere Orman işletme Müdürlüğü yetkilileri ve çalışanlarının (bölge şefi, muhafaza memuru ve şoförleri) bazıları adı bilinen, kendisi görülmeyen bölgeye yolculukta bize eşlik ediyorlardı. Daha doğrusu hem keşif hem belgeleme için onlar da ilk kez oraya gidiyorlardı. Hem bizi gezdirip tanıtacaklar hem de orman sınırları hep harita üzerinden işaretlenip, tanımlanmış ama yerinde pek inceleme yapılmamış olan bu uzak ve ulaşılması zor bir yeri tanımış olacaklardı.

Denizli-Muğla orman bölge sınırı, aynı zamanda Muğla/Denizli (dolayısıyla Beyağaç/Köyceğiz) idari sınırlarının kesiştiği bir nokta idi burası.

İlk gidiliyor olması nedeniyle dağın o bölgesini bilen yerel rehbere ihtiyaç duyuyorduk. Bölgeye yol olmadığı için orman yolunun ulaştığı son noktaya kadar araç ile gidip sonrasını yürüyecektik.

Sabah erken saatte Beyağaç ilçe merkezinden hareket ederek önce Orman İşletme Müdürlüğü’ne, sonra da rehberimizi alacağımız Eşenler bölgesindeki Çıralıoluk mevkii ne ulaştık.

Artık hazırlıklar ve ekip tamamlanmış orman yolundaki toz-toprak ve ağaç-kaya kalıntılarını temizleyerek yol alıyorduk. Arada küçük dereleri de bir bir aşarak hedefe doğru gidiyorduk. Önümüzde ilk geçeceğimiz yer Gökçay Vadisi tabanından akıp Dalaman Çayı’na karışan Gökçay Deresi vardı. Sonra Sarıcaalan mevkisi ve daha ilerideki Akdağ bölgesi, Akdağ Karlığı ile onun derin vadisinden geçerek ulaşacağımız dağın güney doğu ucundaki “Sorkun Vadisi” ya da yöresel adıyla “Cavır Amatlar” mevkisi…

Havanın ısınmaya başladığı zamanlarda Akdağ bölgesinin kuzeyinde kalan Sarıcaalan mevkisi ilerisindeki bir dere ağzında yol bitti. Yerel rehberimiz “Gubur Hüseyin”, yöresel ağızla konuşmaya başlayınca artık ona tabi olduğumuzu anlamıştık. Konuşurken –i’leri -e olarak teleffuz eden bu pos bıyıklı kır saçlı “dağlı” lakabına uyan sert mizaçlı adamı iyi inceliyordum. O da bizleri elbette.

Ama Orman İşletme şefi ile resmi kıyafetli orman muhafaza memurunun varlığı onu hep tedirgin ve dikkatli olmaya zorluyor gibiydi. Ekipte sivil görünen 2 kişiden biri ben diğeri de Atlas Dergisi için bu çalışmayı (Beyağaç ve çevresini yazıp fotoğraflama) yapan Fotoğrafçı/Yazar Ali Borovalı idi.

 

Alabileceğimiz eşyalarımızı alıp, aracı kilitleyerek biraz yolun dışına ağaçlar altına gizleyip yürümeye başlıyoruz. Ormancı ve şoför de güvenlik amaçlı bulunması gereken teçhizatların varlığı biraz beni rahatlatmıştı. Ne de olsa bilmediğimiz vahşi bir bölgeye yol alıyorduk. Her şey olabilirdi.

Akdağ Karlığı denen mevkide nemli ve sıcak vadi tabanından yürüyorduk. Nem ve sıcak daha ilk saatlerde bizi hırpalamaya başlamıştı. Çevrede hiçbir şey görünmüyor, kafamızı iyice yukarı kaldırırsak ancak gökyüzünü görebiliyorduk. Ne kadar gittiğimiz de pek anlaşılmıyordu. Öğle saatlerini geçtiğimizde vadiden yukarı çıkmak üzere olduğumuzu anlamıştık. İçme sularımız bitmişti, ancak rehberimizin söylediği pınarlara kadar zorluyorduk kendimizi. Oralara ulaştığımız da ise ya su akmıyor, ya da içilecek temizlikte veya yoğunlukta olmuyordu. Kırçıllı ve az ağaçlı bir tepeye ulaşıp çevreye bakınca anladık hedefe yaklaştığımızı.

Bu arada sıklıkla rehbere ne kadar kaldı? Soruları soruyor ve o da bize; “az kaldı az” diyordu. Son sorduğumda dayanamadım ve; “az kaldı, az kaldı diyorsun da ne kadar az kaldı onu söylemiyorsun” dedim (O günden itibaren kullanacağım ve o gezideki en değerli kazancım olduğunu düşündüğün cevabı almıştım). “Başladığımızdan az kaldı” dedi rehberimiz “Gubur Hüseyin”. Bu karşılık sonrası bir daha hiç sormadım ne kadar kaldı diye!

Biraz yorgun, çokça susuz olarak Sorkun’a doğru tepeden aşağı inerken aşağıdaki açık yeşil ceviz ağaçlarını görüyor, düşmeden yürümek için yan-yan basmaya özen gösteriyorduk. Karşımızdaki görüntü bizi fazlasıyla etkilemişti. 20 den fazla kütük ev bizi karşılıyordu. Evler devasa kütüklerin ortadan bölünerek üst üste konarak ve başları birbirine geçmeli olacak şekilde yapılmıştı. Vadi içindeki ekili alanlar çalı ve tahta çitlerle çevrilmiş, küçük parseller halinde şekillenerek ekime hazırlanmış ve oradan çıkan kaynak sularıyla sulanmakta idi. Ortama yaklaştıkça çevrede “yırtma/yarma tahta” ve kalaslar görünüyordu. Bunlar elbette ki ihtiyaç sebebiyle ormandan izinsiz alınmıştı. Ortada dolaşan birkaç küçük boylu keçiler ile oğlaklar vardı. Belli ki bunlar sürüden ayrılıp özel bakıma muhtaç olanlardı. Ekili alanlarda mısır/darı, fasulye ile börülce ve domates, biber gibi yazlık sebzeler vardı. İlginç olanı ise etrafta insan yoktu. Bir sessizlik, ıssızlık ve durgunluk hakimdi ortamda. Evler var, insanlar yoktu. Oysa tepeden dürbünle baktığımızda çok insan görülüyordu?

Kimsenin görünmediği ortama bağırarak selam vererek yaklaştık. Ortaya birkaç çocuk çıktı tahta evlerin alt katlarından. Sonra bir yaşlı adam ve ondan daha yaşlı eşi… Rehberimiz kendini tanıttı, ekibi tanıttı. Geliş sebebimizin fotoğraf çekmek ve bu tarafları tanımak olduğunu hemen dönmemiz gerektiğini ve daha kısa yol tarifi almak için geldiğimizi söyledi. Sonra orada yaşayanların en yaşlısı olan “Durali Dayı”dan falan söz ettikçe nereden geldiğini pek anlayamadığımız insanlar kuşattı çevremizi. Ortam biraz canlandı. Sonra dertlerini anlattılar ve işletme şefinden yol yapılmasını istediler. Zira yerleşim alanına en yakın yol Köyceğiz tarafından gelinirse 500 metre kadar ileride bitiyor, sonrasını yaya olarak geliyorlardı. Diğer taraftan ise ulaşım mümkün değildi.

Haberin DevamıReklam

Sular içilip dinlendikten sonra zamanın da ilerlemesiyle izin isteyip yol sorduk. Bize yol tarif ettiler, ancak bilmediğimiz bir rota olunca oradan gitmek istemedik. Bildiğimizi düşündüğümüz rotadan gidersek geceye kalıp kaybolabileceğimiz söylendi. Sonuç olarak obanın reisi konumundaki Durali Dayı, ( yöredeki söylenişiyle Cavır Amat Durali’si) bize rehberlik yapması için birine seslendi: Dursen bunları ho arka yüzden geçi çığrığından Sarıca alan tarafına geçir gel!
Bizden pek ses çıkmadı ama hiçbirimiz bir şey anlamadık. Hayır da diyemedik.

Dönüş yolu epey zor, yorucu, bir o kadar ürkütücüydü. “Keçi Çığrığı” denilen şey keçilerin ince toynaklı ayaklarının basacağı kadar genişlikte dik yamaçlardaki incecik patikalardı. Öylesine sarp ve kaygan topraklı yerlerden geçiliyordu ki inanılmazdı. Bir kayma anında belki dört yüz metre aşağıdan akan dere yatağına kadar yuvarlanmak vardı işin ucunda. İlk kez orada ürkme/kilitlenme olayını yaşadım. Daracık bir alandan geçerken korku ile karışık bir arkadaşımızın nara atmasıyla tam da geçidin ortasında takılı kaldım, kaslarım kilitlendi ve hareket edemedim…

O anı anlatmak bile korkunçtu. Ne aşağıya bakabiliyor ne başımı yukarı kaldırabiliyor ne de ayaklarımı hareket ettirebiliyordu. Tutunacak hiç bir şeyin olmadığı çarşak denilen çakıl taşı büyüklüğünde kaya parçacıkları üzerinde kala kalmıştım… Sonrasında Dursen bir sopa uzatarak beni çekip oradan karşıya geçirebildi…

O gün bir daha bu yoldan bu dağa gelirsem! Dedim ve gitmedim. Öyle yerlerden geçtik öyle ağaçlar bitkiler gördük ki inanılmazdı. Meşe ağaçları vardı bir bölgede iki kişi kollarını açarak ancak çevresini dolanabiliyordu, öyle eğrelti otları vardı ki bastıkça kuru yaprakları arasından dizlerimize kadar batıyor, içinde kaybolup gidiyor, sesimizden birbirimize ulaşabiliyorduk. Çoğunlukla ellerimizi havaya kaldırarak çantalarımızı taşıyor ve o sayede birbirimize yakın olarak yürüyüp o dehşetli doğa da hareket ediyorduk.

Gün akşama dönmek üzere iken aracımıza yakın yere kadar bizi getiren Sorkunlu rehberimiz bir tepeden bizi aracımızın olduğu yeri göstererek geri dönüyordu. Biz ise bu macerayı tamamlamanın mutluluğu ile aç ve yorgun olarak aracımıza ulaşıp geri dönüşe geçiyorduk.

Ama biraz eksik kalmıştı konu. Bu bölgeye bir de sonbahar da gelmeliydik. Bir de o zaman fotoğraflayıp tamamlamalıydık öyküyü. Bana göre bu rotadan bir daha gelinmezdi. Öyle de olacaktı zaten.

Bölge yakınındaki Çiçekbaba zirvesi doğu yamaçlarında her yıl yapılan Eren Günü etkinlikleri zamanında oraya bir yolculuk daha yaptık. Bu kez aracımızla başka bir yoldan gelerek bölgeye yaklaşık 500 metre kadar yaklaşıp sonrasını yürüdük. Akdağ tarafındaki ekili diğer tarlaları, yaşı binin üzerindeki yaşlı yalnız çam ağaçlarını da görüntüledik (şimdi o ağaçların hepsi devletin yetkili orman görevlilerince ODUN niyetine kesilip satıldı-yakıldı yok edildi ve dağ çıplak kaldı).

Sonuçta bizler yerel rehberimiz hariç aynı ekiple yine Sorkun’a diğer adı ile “ Cavır Amatlar”a ulaştık. Manzara yine farklı değildi? Uzaktan baktığımızda görünen insanlar biz yaklaşınca kaybolup gitmişlerdi. Ta ki biz oraya ulaşıp sağa sola seslenip, isimlerini söyleyene kadar kimse görünmedi. Sonrasında darı tarlalarının içinden, evlerin bodrumundan birer ikişer gelenlerle ortalık şenlendi. Kendimi bir Vietnam filminde gibi hissediyordum. Dağ başında yalnızlığı, yokluğu sonuna kadar yaşayan insanlarla beraberdik.

Bu kez darılar meyve vermiş ve olgunlaşmış aralarındaki tazelerinden ortaya yakılan ateşin közünde pişirilenler bize ikram ediliyor, çaylar kaynatılıp olabildiğince temiz bardaklarda paylaşılıyordu. O gün yediğim (biz ona ütme darı deriz) közleme darının lezzeti hala damağımda ve bir daha o lezzette de yemedim.

Bu gelişimizde bizde hazırlıklıydık, yanımızda getirdiklerimizi çocuklarla ve oradaki yaşayanlarla paylaşıyorduk. Herkes mutlu ve rahattı. Hikayelerini bu kez bize Durali Dayı anlattı. Niye “Cavır Amatlar” dendiğini, babalarının/ dedelerinin kahramanlığını, İspir’i eşkiyasını, onun kim olduğunu, ve buralardaki efsane olmuş yaşam hikayesini…

Bu hikayeyi Atlas dergisinin 1996 yılı mart ayında yayınlanan 36. sayısında yazarak yayınladı Ali Borovalı. O nedenle ben detaya girmiyor başka bir yazımda anlatmayı umuyorum. Şimdi oralara yol gitti. Gitti de ne mi oldu? Yorum yapmıyor/yapamıyorum.

Bu yazıya konu fotoğrafa gelince o daha bambaşka başka bir hikaye oldu. Oradaki 3 kız bu fotoğrafı sosyal medya hesabımda paylaşmamla beraber kendilerini tanıdılar. Benim de tanımamı sağladılar. Çok ilginç ve duygusal oldu bu sanal tanışma . Sosyal medya aracılığı ile kendilerini tanıyan bu kızlar şimdi anne olmuş, çocukları ise fotoğraftaki annelerinden bile büyümüş haldeydiler.
Bir kare fotoğrafın arkasında kalan hikayenin küçük bir bölümüdür okuduğunuz.
Nasıl buldunuz?