30.10.2020, Cuma
13 °C / 19 °C Denizli Hava Durumu

Hatçe Yenge…

Zeki Akakça / D20HABER - 3 Ekim 2020 Cumartesi - 09:30 Hatçe Yenge…

İnsan yaşamında ince sızılar vardır. Çok sancı vermeyen ama hiç de kesilmeyen. O gürültüsüz, kokusuz ama renkli bir sızıdır. Çocukluğumdan bugüne aklıma geldiğinde içimi buran, sızlatan ama kanatmayan renkli bir nokta, belki minicik bir nazar boncuğudur okuyacaklarınız. Ne kadar çok benzeri vardır kim bilir yaşamımızın içinde?

A- A+

Yayladaki evinlerinin önündeki ocak başındaki son sohbetimizde: “Ay oğlum” diyerek başlamıştı söze Hatçe yenge. Susuzluktan kavrulmuş dudaklarını çaresizce aralayarak. “Deveyi yardan uçuran da bir tutam ot” değil mi? Biz de işte buralarda “yarım ekmeğin derdine düşüp uğraşıp gidiyoruz” diyerek özetlemişti yaşamlarını.

Bu konuşmanın geçtiği zaman hava sıcaklığı iyice artmaya başlamış, otlar çiçeklerini yavaştan yummaya başlamıştı kavurucu sıcaktan korumak için. Sabah yapraklara düşen çiylerden eser bile kalmamıştı. Ufuktaki çıplak dağın önüne doğru da kalın bir pus inmişti çoktan.

Erken sayılmayacak bir vakitti. Onlara göre “kuşluk” bana göre öğleye doğru. Yolumun üzerindeydi “yurtluk” dedikleri çoban evi. “Eğrek Çam”* da denilen koca çamın dibine kardeşleri ve oğlu yeni baştan düzenleme yaparak kullanılır hale getirmişlerdi eski barakayı.
Koca çam barakanın içinde kalmış ev onu sarmalamış ve yerden de bir metre kadar yükseltilmişti. Altta kuzu ve oğlaklar ile tavuklar için korunaklı yer yapılmıştı ocağa yakın yerden ise eve çıkılan merdivenin basamakları başlıyordu.

-“Eskiden Çövmen de yaşardık, hindi moderen olduk” dedi, sıcaktan yanmış yüzündeki belli belirsiz gülüşüyle…
Burası onların son yıllarda yaylak olarak kullandığı “Yumaklı Yaylası” idi. Dağlara yaptığım yolculuklarda uğrayıp ocaklıktaki isli teneke ile çaydanlıkta yaptığı içecek ne varsa ikram ederdi bana. Bu esnada ayaküstü ya da kısa süreli oturup söyleşirdik.

Çocukluğumdan başlayan süreçte hep çoban olarak tanımıştım onu. Hep elinde çalı-çırpıdan bir değnek, kâh keçilere, kâh koyunlara seslenir onlarla insanla konuşur gibi konuşurdu…
Şimdi yayladaydı, ona iyi geliyordu dağ havası ve seviyordu bu yaşamı. Benim küçüklüğümü de anlatırdı kimi zaman bölük pörçük… Toprak damlı evdeki yaşadıklarımızdan onun tanık olduklarını dinlerdim. Komşumuzdu ve benden daha çok şey tutabiliyordu hafızasında. Anlattıklarının bir kısmını anımsardım da, çoğunu anımsamazdım. Ama hep başımı sallardım biliyorum diye onaylayarak. Bazen hüzünlenir gözü yaşarırdı. Sonra gülerdik… “Napacaksın işte be” derdi. En çok kullandığı cümle de bu idi.

O mahallemizin “Hatce Yenge”si, dağların, kırların katıksız yalnız çobanı idi. Oğlu ve torunları ile sürüp giden bir yaşamda “az ile yetinip, çok ile sevinen”leriydi onlar. Bana göre onların yaşamı “çalışarak asla zengin olunmayacağının vesikası” gibiydi. Tıpkı kır çiçekleri gibi saf, temiz ve zararsızdılar.

Küçük oğlu Osman sahip oldukları katır ile çift sürer, yük taşır ve gerektiğinde oduna gider. Bu halen devam eden bir süreçtir onların yaşamında. Birkaç kez bende bahçemin çift sürümünü ona yaptırmıştım. Çift sürmenin zorluğunu bilirim. Ama çok uzun zamandır yapmadığım için unutmuşum biraz. Yaşamın kurallarını, koşullarını kabul edince insan bu tür zorluklar da sıradan geliyor herhalde. Bunu Osman’ın çalışması, hal hareket ve tavırlarında çok net gözlemleyebiliyorum.

Her köye gidişimde evimizin yanındaki yoldan geçer az ilerideki ormanlıklarda ve boş tarlalarda hayvanlarını otlatırdı. Oradan geçerken keçi ve koyunların önünde ya da arkasında mutlaka görürdüm onu. Son gidişimde göremeyince sordum, soruşturdum. “Hasta” dediler! Uğradım evine, bu kez çok yorgun görünüyordu. Bitkin konuşuyor, ama yine de umut taşıyor gönlünü ve gözünü dağlara çeviriyordu. Muhabbeti bir şekilde oralara bağlıyordu.
Epeyce konuşup dertleştik sonra ayrılma zamanı gelince; “Biz gittiğimizde gel Yumaklı’ya, ot kaynatıvereyim içelim çamın dibinde” dedi.
Mutlaka geleceğim ve bu defa uzunca oturalım, hem biraz da “eski çaput sökeriz”** dedim.
Gülüştük ve biraz moral olsun diye “hadi yine atlatmışsın, çok iyisin” dedim.
“Şükür, şükür” diyerek başını salladı.

Aslında hiç iyi görünmüyordu. Elleri mesela çok yumuşak ve bir çobanda olmayacak kadar zayıflamıştı.
O Yumaklı’ya gidemedi ve bende onunla “koca çamın dibinde son kez ot kaynatıp içemedim”, bu dileği gerçekleştirme işini başka bir dünyaya bıraktık!
Bir günün erken saatinde telefonumda minik bir mesaj okudum…
O kadardı!
Bütün yaşananlar, bilinenler anı olup kalmıştı.
Toprağı bol, ruhu şad olsun, o ruhun dağların zirvelerine konsun!

* Eğrek yeri : Keçi ve koyunların sıcak havalarda yatıp dinlendiği yer
** Eski çaput sökmek: Geçmişte yaşananları tekrar hatırlayıp sohbet konusu yapmak.