26.09.2020, Cumartesi
17 °C / 34 °C Denizli Hava Durumu

Gır Yusuf ile eşi…

Zeki Akakça / D20HABER - 5 Eylül 2020 Cumartesi - 09:30 Gır Yusuf ile eşi…

Kalıp bir deyimdir; "İnsan yaşadığı yere benzer." Yanlış değildir bu. Yaşanılan coğrafya doğal olarak yapar bunu. Yediğimiz gıdalar, içtiğimiz su, soluduğunuz hava ve barındığınız mekanlar şeklimizi şemalimizi belirler. Sabahtan akşama kadar açık alanda güneş altında, ya da soğukta çalışan insan ile şehir de büroda sıcakta klima ile serinleyip, soğukta kalorifer ile ısınan insanın yüzü aynı olur mu? İşte o nedenledir ki; insan yaşadığı yere benzer... Yaşanan coğrafyanın şekillendirdiği bir yaşam hikayesidir bu...

A- A+

Gelin Siniği’nde zaman.
Coğrafyanın adı; Acıpayam-Tavas-Beyağaç sınırlarının kesiştiği bölge.
Henüz Denizli’nin “büyükşehir” statüsü almadığı, dolayısıyla köylerimizin kimliğinin değişmediği zamanlardayız.
Acıpayam ilçesi, Karaismailler köyü, Deve Konağı mahallesi, “Gelin Siniği” mevkii bulunduğum yerin tam adı.
Burası dağların ortasında ağaçların yeşili ile kayaların renksizliği arasında yitip gitmiş küçücük açıklıkta şekillenmiş gizli yaşamların sürdüğü yer.

Seyrediyorum önce; evin yapıldığı yer ve çevresi, ahır ve depo olarak kullanılan yörede “ayazlık” denilen yapı, hatta tavuk kümesi olarak kullanılan tahtadan derme çatma “tünek” ile çevresinin görünümü…
Anlatmak için detaya girmiyorum hiç. Bazı şeyler anlatmakla anlaşılmaz ya gidilip görülmesi veya yaşanıp anlaşılması gerekir.
Yaşam alanlarının yaşayanların hayat tarzını çok net anlattığına inanırım. Bu konuda sayısız gözlem ve deneyimim vardır.
İşte böylesi bir mekanda yaşayanlardan renkler/renksizlikler, mutluluk ve hüzünlerden küçük bir demet…

Aile reisi ya da evin babası Yusuf Dede, diğer aile fertleri ise eşi, bekar iki oğlu, eşinin terk ettiği ve babasının evine sığınan kızı ve bir torunu…
İnşaatı tamamlanmamış iki oda, bunlardan biri ağzına kadar ev eşyaları ve günlük kullanılan iş alet-edavatları ile dolu. Diğerinde bir tarafı yataklar ve kıyafetler yığılı boş kısmı ndaki baca/ocaklık ve orada evin anası tarafından yapılmaya çalışılan ekmek ile yemekler…

En dikkat çekicilerden biri de bu görüntü; kapkara is tutmuş ocaklık önünde bir yandan darı ekmeklerini saçta pişirirken, bir yandan ekmeklerin yan tarafında dığan içinde haşlanmış taze fasulyeleri yemek yapmaya çalışan ağzında yarı yanık kırık pipo (burada çıbık denir) tüttürerek çırpınan evin anası… Hemen evin girişindeki kapının önünde yığılı çalı çırpı ve odunlardan açılmış küçük açıklıktan bunlara ulaşıp görebiliyorum…

Şu soruyu duyar gibiyim: Orada ne işin vardı, nereden buldun, bunu yazıp paylaşmakla doğru bir şey mi yapıyorsun?
Geçmiş zamana dair yaşadıklarımdan küçük bir alıntıdır anlattıklarım. Eksiği var, fazlası yoktur! Sonrasında gereken de yapılmıştır. Diyerek parantez açmış olayım.(…)

Beyağaç Belediyesinde çalıştığım kısa dönemde cuma günleri kurulan pazara çevre yerleşim alanlarından çok farklı görünümlü insanlar gelirdi. Ve ben o gün özellikle pazarın her tarafını, bakkallar ve kuytu yerlerde oturanları izlerdim. Öyle ki Beyağaç’a bağlı köylerin dışında Muğla merkeze bağlı Karacaören, Turgut ve onlara yakın köyler ile Acıpayam, Tavas , Kale ve Köyceğiz’in dağ köylerinden pazara inenler olurdu.


Böyle bir günde gördüğüm kişilerden biriydi Yusuf Dede. Kim olduğunu sorup soruştururken oğullarından birini gösterdiler;
– Aha bak bu onun oğlu…
Ne iş yapar, nerede yaşar, ne yer-içer, ne ile geçinir derken hakkında epey bilgi toplamıştım.
Bir ara kuzenim ile yardım amaçlı ziyaretlerine de gitmiştik. Sadece orada kalmadık, Yusuf Dede bizi Deve Konağı tarafına da götürmüştü. Orada renkli kişiliklerle tanışmıştık. Aslında olayın o boyutu daha da renkliydi. (Başka bir yazı da belki konu olur)

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, birgün arkadaşım Muhammet Karaçay ile konuşurken Yusuf Dede’nin renkli kişiliğinden söz ettim. Merak ettik. Televizyon programı yapmak ve bu gizemli aileyi yakından görmek, yapabiliyorsak yardımcı olmak amaçlı oraya gitmeye karar verdik.

Yusuf Dede, askerlik yaptığı zamanlarda çalıp söyleyen bir olduğu için bando bölüğünde askerlik yapmıştı. Kendi ezberinde olan ve yine kendinin söylediği türkülerden bir kaçını bize okumuştu. Aynı zamanda bağlama çalan dede, kendi imkanları ile “kabak kemane” de imal ediyordu. Bunlardan pek gelir sağladığı yoktu ama onun içinde hep bir “sanatçı” kendi deyimiyle “sanatkar” olma hayali vardı. Bundan sıklıkla söz ederek hâlâ o ateşin sönmediğini gösteriyordu bize.

Ziyaretine gittiğimizde kısa sürede bize gösteri amaçlı bir kabak kemane de yapmıştı. Sonra hep beraber onların yaşadığı yer “Gelin Siniği”nden çıkıp daha alt rakımda vadi içindeki “Deve Konağı ” mahallesine gittik. Orada bağlama çalanlardan hoş türküler dinleyip, hep beraber bağlama eşliğinde yöresel oyunlardan oynamayı bile ihmal etmedik.

Orada tanıdığımız çalıp söyleyen bağlama ustaları yanında komşuları ve akrabaları olan insanlarla tanıştık.
Bu insanların yüz hatları ve konuşmaları farklı bir iklimin havasını sunuyordu bizlere. Ne güzel anlar yaşadık. Anılar kaydettik belleğimize. Bana poz veren anne ve kızı ile ailen diğer fertlerini unutamıyorum mesela. Deve Konağı’ndaki en unutulmazım ise; acı biberler içinden gülümsemesiyle bana bakıp poz veren yaşlı zannedip aslında çok genç olduğunu öğrendiğim kadındı…

“Deve Konağı”ndaki yaşadıklarımızı orada bırakıp, ben “Gelin Siniği”ve oranın tek yaşayanı “Kızıl” veya yöredeki adıyla “Gır Yusuf” ailesine döneceğim.
Yusuf Dede’nin yöredeki lakabıydı “Gır Yusuf”. Resmi adı da Yusuf Kızıl…
Biraz çapkın, biraz uyanık, bir gözü görmeyen ama muzip olduğu hal ve hareketlerinden çok net anlaşılan bir portreydi o.

Eşi Sultan Ebe (adı öyle kalmış aklımda) çok yorgun ve hasta ama hayatın tüm yorgunluğunu kırgınlığını yüzünde sergileyen çalışkan bir kadın. Tam bir dağ başı yaşayanı, katıksız bir yörük ana… Buralarda “çıbık” denilen bir kısmı kırılmış piposunu elinden düşürmeyen çok aykırı görünümlü hatta sıradışı bir kadın o.

Evin iki oğlu da bekar ve orman içindeki tarlalarında çalışıyorlar. Kimi zaman yörede çok bulunan krom madeni ocaklarında çalışırlar demişlerdi onlar için.
O zamanlarda oğullar konuşmaya pek yakın değillerdi. O nedenle haklarında fazla bir bilgi paylaşamıyorum. Tıpkı eşi tarafından tek edilen ve baba ocağına geri dönen bir çocuklu kızları gibi. Torun anneennenin kucağında pek konuşmuyor, belki konuşamıyor utanıyordu. Onda da hayata dair aynı acı, küskünlük ve kırgınlığı okumak mümkündü…

Yaşadığı yerin görünümü kaynaklı yaşayanların halini anlamak mümkündü o zamanlarda.
Son bir detayı paylaşmak isterim: Bu ailenin yaşadığı mevkiinin adı ile ilgili.
Bu bölgenin adına “Gelin Siniği” denmişti.
Bu ad rastgele bir ad değildir.
Gelin Siniği: Gelinin saklandığı yer demektir.
İyi ama gelin neden saklanmış/sinmiştir?
Cumhuriyet öncesi dönemlerde yöreden vergi toplayan tahsildarlar geldiklerinde köylülerden istedikleri kadar vergiyi alamayınca çevreye kötü davranırlarmış. “Siz ürettiklerinizi saklıyorsunuz, devletten kaçırıyorsunuz” diyerek ahaliye eziyet ederlermiş. Rivayete göre ahlaki açıdan zayıf olanları da kadına/kıza yönelir gözüne kestirdiklerini yanlarına alır, amaçları hasıl olduktan sonra onları dağ başlarında bir yerlerde bırakır giderlermiş.
Öylesi zamanlarda köylü kadınlar güzel kızlarını, gelinlerini ya bir yerlere saklar veya elini yüzünü kazan karası/is ile boyarlar, üst başlarına da perişan görünsünler diye eski kıyafetler giydirirlermiş.


İşte böylesi bir zamanda eşi askerde olan köyün yeni gelinlerinden biri aniden köye geldiklerini duyduğu tahsildarlara yakalanmamak için köyden kaçar ve epey uzakta suların çok aktığı, pürenlerin ala mor açtığı bu bölgeye gelir ve saklanır.
Köyde tahsildarlar vergileri toplar ve köylülerden bir kısmına işkence ederler ama gelin bu zaman zarfında aç-susuz buralarda saklanır.
Tahsildarlar köyden gittikten epey zaman sonra gelin geri döner. Tahsildarlara yakalanmamış namusunu korumuş ve sevdiğine sadakatini göstermiştir.
O zamandan sonra bu bölge gelinin saklandığı yer anlamında “Gelin Siniği” olarak adlandırılır olmuştur.
Şimdi oralarda bir yerlerde gelinin sindiği pürenler açmaya devam etmekte, Gır Yusuf’un nağmeleri yankılanmakta, Sultan Ebe’nin çıbığından savrulan dumanlar dolanmaktadır.
Kim bilir, kim görür ve kim anlarsa …
Her ikisi de hayata veda eden bu iki insan için toprakları bol, uykuları rahat, ruhları şad olsun diyorum…

Not: Ailenin yaşamı hakkında çok detaya girmiyorum. İlerleyen zamana içinde Gır Yusuf ve ailesine ilgili kurum ve kuruluşlarca yardım edilmiş evlerinin tamamlanması sağlanmıştı. Oğulları ve kızı ile torunu hakkında da yeni bilgi edinmedim.
Bizim o çalışmalarımızdan epey sonra farklı platformda “Gır Yusuf”u tanıtma çalışmaları ve yardım konularında çalışmalar olduğuna tanık olmuştum. Ama konu nereye vardı detayı hakkında bilgim yok.