01.11.2020, Pazar
9 °C / 20 °C Denizli Hava Durumu

Bozdağ’ da bir Eren: “Tepe Kuyu”

Zeki Akakça / D20HABER - 10 Ekim 2020 Cumartesi - 09:30 Bozdağ’ da bir Eren: “Tepe Kuyu”

Merak etmek, ilgi duymak ve bilinmeze çıkılan yol insana acayip bir haz veriyor. Ben ne antropolog, ne sosyolog ne de halk bilimciyim. Sıradan bir insanım. Yeni bir şeyler bulup gündeme taşımak, üzeri örtülü kalanların tozunu alıp ilgililere ulaştırmak, merakı olanlara bir kapı pencere açmaktır tüm derdim. Gider, görür, fotoğraflar ve olduğu gibi gördüğümü ve bende bıraktığı izleri görsel olarak, yazarak ve konuşarak paylaşırım. O kadar! “Fotoğraf ve Hikâyeleri” de bu bakışın ürünüdür. Aslında fotoğrafın görevi hakkında da bir belgedir bunlar. Sebep yarı yarıya fotoğraftır. Her dağın bir Eren’i, her Eren’in bir dağı var Anadolu’nun batısında. Her birine o dağların, tepelerin adı verilmiş ya da onların adı dağlara, tepelere verilmiş. Her biri ayrı bir bölgede olsalar da öz pek farklı değil. Şekil belki biraz farklı o kadar. Şimdi Bozdağ’ın Erenlerinden biri olan TEPE KUYU’ ya bir yolculuk yapacağız. Bakalım neler görüp yaşayacağız.

A- A+

Söyleşiler sırasında sıklıkla adını duyduğum “Tepe Kuyu” bende merak konusu oldu. O bölgedeki tanıdık eş-dost ve arkadaşlarıma etkinlik yapılacağı zaman bana haber ulaştırın diye haber bıraktım. Nihayet haber ulaştı ve hazırlıklarımızı yaparak bu yolculuğa çıktık. Yalnız değildim hem yürüyüş grubumla kamp yapacak, hem yürüyerek sportif etkinliğimizi aradan çıkaracak ve hem de fotoğraf grubumdan bazı arkadaşlarımla fotoğraf çekecektik.

İnsanlar ulaşamadığını hep yükseklerde aramış, onun hep yukarılardan baktığına inanmıştır. O nedenledir ki hep anıtlarını, kutsallarını ulaşması zor yerlere veya yükseklere yapmışlar, taşımışlardır. İslamiyet öncesi “Gök Tanrı” inancını benimseyen Orta Asya Türkleri’nde de benzerini görüyoruz. Bunun başka bir şekli olan “Eren” inancı ise Anadolu’nun güney ve güney batısı ile batısındaki yüksek rakımlı yerlerdeki yaşam alanlarında sıkılıkla karşımıza çıkmaktadır.

İşte bu renkli ritüellerin biri; Batı Toros dağları olarak adlandırılan Denizli, Antalya ve Muğla il sınırlarını belirleyen Bozdağ’ın Gireniz Vadisi’ne bakan zirvelerinin birinde “Tepe Kuyu” mevkisinde yaşanmaktadır.

Bilinen örneklerinde olduğu gibi yılda bir kez belirlenen günde yöre insanları Bozdağ’ın 2400 rakımlı zirvelerinden birine doğru tırmanmaya başlar (Şimdilerde ritüelin gerçekleştiği noktaya kadar yapılan yol sayesinde bölgedeki bazı köyler artık araç ile o noktaya yakın yere kadar çıkmaktalar). Ancak birkaç yıl öncesine kadar buraya yaya ve yük hayvanlarıyla çıkıyorlardı. Öyle ki birgün önceden ritüelin yapılacağı alanda pişecek yemekler ile temizlik için ısıtılacak su için yakılacak odunlar, kullanılacak kap-kacak ve diğer malzemeler taşınıyordu.

Biz bu törene /ritüele katılım için geleneksel olan yolu tercih ederek bir gün önce gidip etkinliğe katılan köylerden Benlik’te kamp kurup çadırlarımızda konakladık. Ertesi gün sabaha karşı ise, çadırlarımızı toplayıp fazla malzemelerimizi kamp alanımızda bırakarak çantalarımızı, yiyecek ve içeceklerimizi alıp araç ile dağın eteğine kadar gittik. Sonrası ise yaya tırmanıştı.

TEPE KUYU’YA TIRMANIŞ

Günün bu saatinde hava karanlık olduğu için tepe lambalarımızın yardımıyla rehberlerimizin peşine düşüp, patikadan tepeye doğru yürümeye başladık. Köylüler, “en fazla üç veya üç buçuk saatte Tepe Kuyu’ya ulaşmış olursunuz” diyerek, bizi bu güzergaha yöneltmişlerdi. Yola çıkışımız sabaha karşı saat dört civarıydı.

Yürüyoruz dağa doğru, aslında tırmanıyoruz. Bir süre gittikten sonra hava aydınlandı. Yürüdüğümüz yerleri görür olduk. Daha sonra da güneş ufukta kendini göstermeye başladı. Ancak gideceğimiz yer daha ufukta bile gözükmüyordu. Oysa verilen saat ile bizim varış saatimiz pek tutmayacak gibiydi.

Belirli bir yüksekliğe ulaşıp “yolu yarılamamıza az kaldı” denen yerde sabah kahvaltımızı yapmaya karar verdik. Hızlı yapılan kahvaltı sonrası fazla beklemeden tekrar tırmanmayı sürdürdük. Kırçıllı kireç taşı yapılı kayalık tepelerden yürümek çok zor ve can yakıcıydı. Bir müddet daha gittiğimizde ufukta minicik insanların göründüğünü fark ettik. Fark ettik ama onlar bizden çok uzakta ve tepelerdeydiler. Zorlanarak ve epeyce de hırpalanarak yol almaya devam ediyorduk. Artık iki binli rakımların üstüne çoktan çıkmıştık. Bunu basınçtan da anlayabiliyorduk.

Rehberlerimizin “az kaldı” dedikleri yerde bir mola daha verip yanımızdaki sıcak içeceklerden biraz yudumlayıp dinleniyor ve yürüyorduk. Başladığımızdan itibaren geçen süre bu noktada beş saat olmuştu. Ancak daha epey yolumuz olduğu açıktı. Fakat manzaranın hoşluğu ve arkadaşlarımızın birbirine verdiği cesaret ile iyi yol alıyorduk (Burada çobandan ve avcıdan mesafe ile zaman bilgisi alınmayacağını bir kez daha anlamış olduk).

Zamanın öğleye yaklaştığı sıralarda önce tepelerde keçi sürüleri görmeye, sonra noktacıklar halinde insanları fark etmeye başladık. Artık ter ve yorgunluk bizi bitirmiş gibiydi. “Geldik” dedi rehberimiz. Ancak benim gözüm çevredeki sivri tepelerde. “Tepe Kuyu”yu aramaktaydı. Adından ötürü olsa gerek! “Aşağıda” dediler. Evet çevresi yüksekçe tepelerle çevrili mini bir düzlükte taşlar kayalar arasında karınca gibi kıpırdayan insanlar, hayvanlar ve tüten duman fark ediliyordu. Öyle benim hayalimdeki gibi değildi. O kadar kalabalık falan yoktu (Her zaman büyük beklentili hayallere kapılmamak gerekiyordu).

Tepe Kuyu’ya gelmişiz. Burada da uzaktan bakınca taşlarla çevrilmiş küçük mezarların olduğu, biraz kenarda ise “kuyu” denilen öyle çok derin olmayan, iki metre kadar aşağıya inilen bir çukur ve içinde çok temiz olmayan su bulunuyordu.

Yolun ulaşmadığı, ağacın, gölgenin ve su kaynağının olmadığı böylesi bir yerde insanlar ve diğer canlılar için bir hazine idi kuyu… Kimse suyun bulanık olmasına veya içinin temiz olup olmamasına bakmıyor. “Şifalı” diyerek bunu alıyor, içiyor, yemeğe koyuyor ve gerekli temizliği de onunla yapıyordu.

Buradaki yaşlı insanlarla bazı köylerin muhtarları ve çobanlarla konuşup bilgileri derlemeye çalışıyorum. Pek fazla bilgiye ulaşamıyorum. Herkes eskiler bilir diyordu ama eskiler eskide kalmıştı. Bir yandan da Televizyon için gezi programı çekiyorum. Ona da röportajlar ayarlıyorum. Arada fotoğraf çekiyorum . Bu kadar meşakkatin arasında yemeğe ve diğer ihtiyaçlara zaman da kalmıyordu aslında.

Diğer eren ritüellerinden farklı olarak burada katılımcılar bireysel adak ve kurban kesmiyor, adak döndürmek gibi bir gelenek de yok. Alınan veya bağışlanan kurbanlar sabah erken saatte kesilip öğle vakti olana kadar yemekler pişirilip yemeye hazır hale getiriliyor. Tüm kap-kacak ve diğer malzemeler köylüler kendi aralarında toplayıp getiriyor, yemek yiyenler kaşık çatal ve tabak gibi malzemelerini kendileri yanında getiriyorlardı (Benlik köyünde “çanağınızı, kaşığınızı yanınıza almayı unutmayın” uyarısı yapılmıştı ve biz onu şaka zannedip gülmüştük. Bizim çantamızda zaten bunlar hep olurdu).
Öğle namazı sonrası; o zamana kadar köylü kadınların maharetli elleriyle yapmış oldukları yemekleri -ki bunların hepsi burada ortaklaşa alınıp kesilen hayvanların eti ile yapılan yemekler- kurulan çok sayıdaki sofralara oturarak yedik. Sonrasında oraya gelenlerce dualar yapılıp, dilekler tutuldu ve peşinden herkeste bir telaş başladı.

Şimdi zamanın adı dönüş idi. Eşyalar toplanıyor, katırlara eşeklere yükleniyor, kalan ekmek, yemekler kaplara konup gelemeyenler ile yaşlı ve hastalara götürülüyordu.

Kısa vedalaşmanın ardından biz geldiğimiz dağın kuzey doğusuna yönelip hatta kısa sayılacak bir mesafeyi de tırmanarak zirveye ulaşıp dağın arkasına doğru yürüdük.

Burada yol, iz, patika ve başka hiçbir şeyin olmadığını inişe geçince anlıyorduk. Kısa olsun diye bu rotayı kullanmışız. Ama bu rehberlerimizin ciddi bir hatasıydı. Hepimiz aynı performansta değiliz ve hepimizin ekipmanı yeterli olmayabiliyor bazen.. Çok uzun sürmeyen ancak yorgunluğumuz kaynaklı sıkıntılar yaşadığımız inişimizin zor bölümünü tamamladığımızda, dağın bu yüzünde orman sınırı üzerinde zirvelere tırmanmaya çalışan birkaç yalnız çam ağacına konuk oluyorduk. Bu sayede hem dinleniyor hem enerji topluyorduk. Sırada alt rakımdaki orman işçilerinin barakalarının olduğu yere inmek kalıyor ki bu bizim için hiç zor değildi artık. Aracımız da bizi orada bekliyor onunla köydeki kamp alanımıza ulaşıp kamptaki malzemelerimizi alacak ve geri döneceğiz.

Aracımızın bulunduğu noktaya inerek orada sularımızı tazeleyip ikram edilen çayları yudumlarken; sabah yola çıkışımızı ve bir de öğleden sonraki inişimizi düşünüyorduk sessizce… Sonra insanların niye böylesi zorluklarla yılda bir kez kutsal saydıkları mekanlara çıkıp ritüellerini gerçekleştirdiklerini…
Ne diyebiliriz ki; duaları kabul, hayalleri gerçek olsun…