26.11.2020, Perşembe
3 °C / 15 °C Denizli Hava Durumu

Benim ebe…

Zeki Akakça / D20HABER - 21 Kasım 2020 Cumartesi - 08:30 Benim ebe…

Gezince görüyor, görünce tanıyor, tanıyınca derinlere iniyor ve bir bağ kuruyorum insanlarla. Bu karşılıksız bir duygu bağı. Yani her iki tarafında beklentiye girmeme hali. Bunu en çok kırsalda yaşıyorum. İşte öylesi bir hikaye daha…

A- A+

Sabah iş yerimde gelmiş, günlük planıma bakıp o gün için yapmam gerekenleri gözden geçiriyor, incelemem gerekenleri göz atıp çayımı yudumluyordum. O arada telefonum çaldı. Kısa selamlaşmanın ardından telefondaki arkadaşım; “Bizim köydeki senin ebe ölmüş” dedi… Bir an öylece kaldım. O anda söyleyecek bir şey bulamadım.

Daha önce hakkında iyi ve güzel şeyler konuştuğumuz için olsa gerek arkadaşım “senin ebe” tanımlaması yapıyordu. Hiç hoş bir haber değildi bu. Ama hayatın gerçeğiydi sonuçta… Yaa “ruhu şad olsun” diyebildim. Ne zaman, nerede toprağa verilecek falan gibi sorular sordum. Sanki gidip cenazeye katılabilecekmişim gibi. Ama bu doğaçlama bir hareketti tabi. Belki de bir refleks.
Akrabam ya da çok iyi tanıdığım biri değildi haberini aldığım insan. Çok kısa süreli bir konuşma ve tanışmanın ardından hal hatır sorup, peşinden izin alarak fotoğraflarını çekmiştim. Böylece kurulan bir bağ idi bizimkisi. Bir daha hiç karşılaşmamıştık hatta. Arada o köyden tanıdık birileri gelirse sağlık haberlerini alıp, gıyabında seviniyordum o kadar.

Kırsalda yöreye göre farklılık göstermekle beraber, yaşlı kadınlara “ebe” denir. Bu onların zaman zaman sağlık işleriyle ilgilendikleri için verilen bir sıfat değildir. (Elbette köylerde lokman hekimlik yapanlara, doğum yaptıranlara da bu sıfat verilir) Buradaki ebe de yaşı gereği saygı ifadesi olarak bu sıfatı hak edenlerdendir.

Nasıl tanışmıştık Halime Ebe ile?
Denizli’nin ilginç coğrafi yapılı köylerinden birinde oturuyordu. Yine kırsala yaptığımız bir yolculuk sırasında tanışmıştık onunla. Çal ilçesinin Dağmarmara köyünde oturuyordu. Doğma büyüme oralıydı. Dağmarmara, ortasından küçük bir dere akan vadinin güney yamacına kurulu köydü. Toprak damlı evleri üşüyünce birbirine sokulan çocuklar gibi sıkışık yapılmıştı. Hatta o evleri ilk gördüğümde Güneydoğu Anadolu tarzı bir köy demiştim…

İlk olarak köyün içinden geçip Gözler tarafına giderken burada oyalanmamış, köy çıkışında azıcık bekleyip bir iki kare fotoğraf almıştım. O geçişimizde yaşlı bir köylü bizi durdurup, “siz ne satıyorsunuz?” diye sorarak, ısrarla bagajımızı açmamızı istemişti ve çok gülmüştük.

İşte o geçişten yıllar sonra yine yolumuzu o tarafa düşürmüştük. Köyün ortasında uygun bulduğumuz bir noktaya aracımızı koyup sağa sola bakınarak, pek de kolay yürünmeyen sokaklardan köyün içindeki yüksekçe tepeye çıkmayı amaçladık. Bu tür gezilerde genellikle 3 kişi olurduk, nadiren bu sayı artardı. Yine o gün grubumuz Dr. Metin Vural, Sait Yaymanoğlu ve benden oluşmuştu.

Köy biraz bakımsızdı, yokluğu, yoksulluğu ve coğrafyanın acımasızlığı her haliyle kendini gösteriyordu. Mevsim yaz ve temmuz ayındaydık. Sıcak kavuruyor ortalığı. Daracık yerlerden ilerlemeye çalışırken köy sakinlerinden biri yanaşıp; “siz kimsiniz, ne alır ne satarsınız, köyümüzde ne ararsınız?” gibi soruları peş peşe sıraladı. Usulünce cevaplar vererek devam etmeye çalıştık ama iş o kadar kolay değildi tabi. Köyde üç yabancı, ellerinde fotoğraf makineleri…

Yanımızdaki iri yapılı beyaz atletli adam, bu kez soru yerine tavır değiştirdi. Buyurun soluklanın bir tas ayranımızı için: çayımız, suyumuz vardır… İş öyle gelişmeye başlayınca biz de tavır değiştirip, “köyü gezelim. belki bir-iki fotoğraf çekeriz, hatta bize yardımcı olur musunuz?” dedik. Bu yaklaşım da karşılık gördü. Beraberce köy içine doğru tırmanarak yürümeye başladık.

Bizi ilk karşılayan bu kişi kendini tanıttı önce. Sağlık sektöründe çalışıp emekli olmuş ve bizi tanıdığını söyledi. Köy içinde dolaştık. Daracık sokaklardan yıkılmış evlere, arada bakımlılardan ve içinde yaşayanlarından terk edilmişlerine kadar bir çoğunu gördük.

Çok fotoğraf çekmemize rağmen bir türlü tatmin edici görüntü elde edemiyordum. Zira o coğrafyayı sembolize edecek o yaşanmışlığı verecek insan profili yoktu kadrajlarımda. Çok az insan, çok fazla yıkık, bakımsız kalıp terk edilmiş ev vardı.

 

Bir ara rehberimizle ekip arkadaşlarımdan ayrılıp ara sokağa geçtim. Hatta yol yoktu, bahçeden atladım. Baktım arada bir evin gölgesinde birkaç kadın sobet ediyor. Selam verip, kendimi tanıttım. “Köy ile ilgili fotoğraflar çekiyorum. Buranın yaşayanı olarak sizleri de çekebilir miyim?” diye sordum.
Şiddetle karşı çıktılar. Yüzlerini falan kapatarak konuştular. “Rahatsız olmayın izinsiz çekmem” falan deyip birkaç adım geri çekildim. Kapısından güneş vuran ve bir basamak ile içeriye girilebilen açık tahta kapılı evi gördüm. Kapıda perde niyetine bir tül asılıydı. “Burada kimse var mı?” diye sordum oradaki kadınlara.

-“Haa orada yaşlı bir teyze vardır. Uyuyordur şimdi” dediler. Bu konuşma sırasında içeriden bir ses ve arkasından elinde değnek ile yaşlı bir yüz belirdi. (Bazen hissedersiniz olacakları. O bir ruh halidir) Bekledim ve onun kapıya tam çıkmasını bekledim. Olanca sevecenliğimi takınıp şaka ile karışık oradaki kadınlara “işte benim artist bu” dedim… Hep beraber gülüştük.

Önce hal hatır sordum. Sonra “Benim ebeme benziyorsun, değneğin de ne güzel. Dededen hatıra mı kaldı? Eller kınalanmış, Allah bilir saçlara da kına yakıyorsundur” dedim. Bu sözler sonrası ortam istediğimiz kıvama gelmiş oldu. “Fotoğrafını çekmek isterim ne dersin çekeyim mi?” diyerek, izin istedim.

“Çek oğlum çek!. Yiyecek misin sen beni, istediğin kadar çek. Sen benim torunum sayılırsın” cevabını aldım. Eh bundan sonrası bana kalıyordu. İstediğim şekilde fotoğraflar çektim. Çok abartmadım. Çok rahatsızlık da vermedim hatta. Elini öpüp “hakkını helal et” deyip, ayrılmayı denedim. O arkamdan hâlâ başka şeyler derdindeydi. “Çay pişirelim, üzüm vereyim” gibi tekliflerini sıralıyordu. Hatta karşı evdeki “bizi çekme” diyen kadınlar bile olaya ısınmıştı. “Çekeceksen bizi de bizi de çek gari” diyorlardı! Onlara “sizi başka zaman çekerim” deyip, arkadaşlarımın yanına döndüm. Bana yeterdi bu kadarı…

Köyde epeyce zaman geçirmiş olmalıyız ki açlık hissetmeye başladık. Bu arada rehberimizin evine doğru gelmiştik. Bu kez orada başka bir sürpriz bizi bekliyordu. O mevsimde köyde bulunan sebzelerden (domates, biber, patlıcan ile) yapılan bir yemeğin pişirilmesine tanık oluyor, bu yetmiyor onu afiyetle yiyorduk. O ne lezzetli yemekti öyle hala anıyor ve andıkça ağzımızın sulandığını hissediyoruz. Açık alanda közlenmiş patlıcan ve biber ile oracıkta tavanın içinde aceleyle yapılan yemek yanında yoğurt ve soğandı bu lezzetin tarifi…

Şimdi orada geçen zaman unutulur mu? Ama asıl unutulmayan benim modelim/ebem… Yemek sonrası arkadaşlarıma makineden ebenin fotoğraflarını gösterdim. “Biz de çekseydik” dediler. Tekrar oraya gitmek istedik ama “Ebe” evine girmiş ve öğle uykusuna yatmıştı. Rahatsız etmedik. “Sonra yine geliriz” dedik. Ama bir daha gidemedik. Selamlarımız gidip geldi hep. En sonda istemediğimiz o haberi geldi…
Rahat uyu yüreği elinde Halime Ebe, sonraki dünyan buradakinden daha güzel olsun…