05.06.2020, Cuma
14 °C / 31 °C Denizli Hava Durumu

Taşların Hakanı’na…

Zeki Akakça / D20HABER - 16 Mayıs 2020 Cumartesi - 08:00 Taşların Hakanı’na…

Bazı konuları yazmak çok zor geliyor. Zorluğu, konunun öneminden, özelliğinden ve yaşanmışlığından. Nereden başlayıp, nerede bitireceğimi bilememek, neleri yazıp, neleri yazmayacağımı kestirmek ağır bir kayayı sırtlamak gibi bir şey. Ya eksik anlatırsam veya eksik kalırsa bazı noktalar…Ya anlatmak istemediklerimden ipuçları ortaya çıkarsa gibi kaygılar sancılı süreç yaşamama sebep oluyor. Hele bir de yaşanmışlıklar duyguları harekete geçirirse... İşte böylesi duygular içinde bir özel konuyu, özel olduğu kadar duygusal, tarihsel ve hatta belgesel nitelikli olabilecek süreçten ipuçları vererek PORTRE sunmaya çalışacağım...

En başta yazmam gereken cümle;

“Servet Somuncuoğlu anısına saygımla” olmalı hiç şüphesiz…

“Saygı” sözcüğü dolgun başaklar gibidir. Baş biraz eğik durur ama bu eğiklik mahcubiyetten değil, taşıdığı yüktendir.

Yaşamımda az insan durup düşünmeme, yeni pencereler açmama sebep olmuştur. Bu ayrıcalıklı insanlardan biridir Servet Somuncuoğlu…

Dünya görüşü farklı iki insan olarak başladı bizim tanışmamız.

Daha öncesine fazla girmeden fiili tanışmamızı anlatmak isterim. (Bunu değişik zamanlı sohbetlerde,  röportajlarda ve söyleşilerde de belirtmiştim)

“Tamgalar Dengizli” belgesel çekimi için Denizliye geldiklerinde yüz yüze geldik ilk kez.

Oysa daha önce PAÜ’de gerçekleştirdiği bir konferansta dinlemiştim onu.

Hatta o zamanlarda yazmakta olduğum köşe yazımda “Taşların Dili” adı ile bu konferansı konu etmiştim. O yazım Denizli deki dostları tarafından kendisine iletilmiş.

Teşekkür anlamında  mesaj göndermişti. Sonra “Dünden Yarına Bir Yol: Eren Dede” adlı sunumumu izlemiş. İlerleyen zaman içinde “Denizli ile ilgili projem var onay bekliyor, kurumdan onay alırsam beraber çalışmaya ne dersin?” demişti.

Böyle başlayan bir sürecin sonrasında projenin onaylanması ve hayata geçirilmesine sıra gelmiş ve biz Denizli’de yüz yüze gelmiştik.

Bir öğle sonu idi. Belediyede işimin başındayım. Daire başkanım Hüdaverdi Otaklı telefonla arayıp, “Servet Sonuncuoğlu burada, gelir misin” dediğinde biraz afallamıştım. Çünkü geliyoruz falan diye ne aramış ne de mesaj atmıştı. Oysa “aramızda kalsın” cümleli çok konuşmamız olmuştu ve  aramızda kalmıştı çok konu. Niye haber vermemişti? (Sonradan öğrendim bu konularda detay verilmez, başlangıç yapılırmış. Yani koku çıkması işin sağlıklı gitmesine engel olurmuş. Bunu gerçekten yaşayarak öğrendim bende)

Konuşmalar, tanışmalar, ekipte yer alan Cengiz Karadeniz, Veysel Baban, asistan Yasin Galata ve şoförleri vardı. Tabi ki bir sürü de ekipman …

Resmi kıyafetliyim, boyunda kravat gömlek resmiyete uygun ayakkabı… Haydi gidelim o zaman dediler ve ayağa kalktılar… Ben afalladım. Nereye, nasıl, görevlimiyim, gönüllü mü?

Doğruca  Akhan Kervansaray’ına gittik. Orada “kamera” dediler. “Allah utandırmasın” dediler, “hayırlı olsun” dediler, “kazasız belasız” dediler. Ben hep baktım.

Rehberlik ve yer yer de danışmanlık yapacaktım. Coğrafyayı bildiğim ve fotoğraf çektiğim için açılar, bölgeler, yaşamlar, tanıdık insanlar ve saire konularında katkım bekleniyor ve resmi olarakta Denizli Belediyesini temsilen ekipte olacaktım.

Bu ilk günün öğle sonu Akhan’da başlayan serüvenin 1 yıl süreceğini bilmiyordum henüz. İnsanları da  tanımıyordum. Evet daha önce de bu konular da çok çalışmış ve rehberlikler, organizasyonlar, koordinasyonlar yapmıştım ama bu farklı görünüyordu.

Günün akşamında Servet Bey ile aramızda şöyle bir bir diyalog geçmişti;

Sizinle benim dünya görüşlerimiz farklı, siz bu akşam buradaki arkadaşlarınız ve dostlarınızla benim hakkımda değerlendirme yapın. Eğer olumlu görüşe sahip olursanız hiçbir şeye gerek yok, sabah konuştuğumuz saatte ve yerde ben sizi beklerim. Yok olumsuz  görüş oluşursa gece bana telefon açın ve iyi geceler deyin. Ben anlarım. Sabah normal mesaime devam ederim.

Gece telefonla aranmadım. Sabah erken saatte konuşulan yerde bekledim ve saatinde geldiler, yola çıktık. Selam sabah sonrası aracın ön bölümünde oturan Servet Bey arkaya doğru yarım dönerek;

-Abi ya, saçı-başı ağartmışsın, akıllı adama da benziyorsun ne işin olur senin siyasetle, politikayla, kültür, sanat, tarih doğa fotoğraf neyine yetmiyor?

Bir an cevap veremedim. Biraz muzip gülüşle bunu söylemişti. Bundan cesaret alarak;

-Ya hocam; sizde öylesiniz, hatta saçı döküp ağartmışsınız, dağa taşa vurmuşsunuz kendinizi, İstanbul’da onca güzel hanımlar-beyler, sosyetik ortamlar varken ne işiniz var dağda-taşta?

Durdu!  Kısa bir sessizlik oldu. Sanırım beklemediği karşılıktı bu ve tekrar dönerek ;

-Arkadaşlar aramıza bir deli daha katıldı. Hayırlı olsun, olur bu iş…

Böyle başlamıştı Denizli’nin dağlarında, ovalarında, göllerinde, akarsu kenarlarında, ıssız mezarlıklarında, yağmurunda, çamurunda, kış-kıyametinde geçecek zamanlar.

Aç kalıp kuru ekmek gevelemeler, ziyafetler, dost meclisleri, karlı-buzlu yollar.

Gözaltına alınmalar, küfürler, isyanlar, sevinçler, mutluluklar, kavgalar, hayal kırıklıkları ve daha nice anlar, anılar…

Yaşananlar kitaplara konu olacak kadar uzun ve zengindi. Belki bir gün yazılır! Kim bilir?

Bu özel sürece katkı koyan iş insanları, bilim insanları, yöneticiler, siyasiler oldu.

Bu çalışmaları kıskanıp, engellemeye, baltalamaya, taş koymaya çalışmalar ve saire ve saire oldu…

Konu ağır, zaman kısa, yer dar, yazacak çok şey var.

Bir kare fotoğrafın altını dolduracak o kadar çok yaşanmışlık var ki, anlatması uzun zaman alır.

Birkaç başlık verip siz okurları sıkmadan bitirmek isterim.

Sadece başlangıcını anlattığım serüven bu.  Sonrası çooook çok uzun.

– Bir kaç saniye kullanılacak görüntü için 11 saat dağa tırmanıp inmek,

-Yüklerimizi taşımak için kiraladığımız katır ve eşekler.

-Yolun bitiği yerden sonra eşek ve katırın yükünü bizim taşımamız

– Altı kişi ile başlayan ve anca yarımızın zirveye ulaşması

– En iyi gün batımı için ovalar, göller aranması

– En iyi dağ görüntüsü için Honaz, Sandıras ve Babadağ zirvelerine çıkmalar

– Hayri Dev, Helime Özke, gibi yitik değerler özelinde geçmişe dair bir iz bulma çabası

– Komşu illere taşan araştırmalarda yaşanan yasal sıkıntılar

– Hazineci, kazıcı diye şikayetler, gözaltına alınmalar ifade vermeler

– Mezarlıklar, Balballar, halen yaşatılmakta olan ritüeller

– Dört mevsim aynı noktadan çekimler ve bir sonraki çekimde o noktaya yapılan binalar

– Sarımsak yemenin faydaları konusunun sayfalarca yer tutacak  kadar uzun olması örneğin nasıl anlatılabilir…

– Uzak Asya’dan Anadolu’ya yolculuk yapan kültürlerin benzerliği konuları …

Sözler, motifler, işaretler, damgalar, inanışlar, örf-adet gelenek-göreneklerin benzerliği, o kadar çok konu var ki, yaz yaz bitmez…

Sonuçta ortaya dört mevsimde çekilmiş bazıları üç-beş saniye ile sınırlı görüntülerden oluşan yaklaşık 65 saatlik ham görüntü kaydı çıkmıştı…

Ve üç bölüm halinde TRT’nin iç yapımı olarak hazırlanıp yayınlandı “Tamgalar Dengizli” belgeseli… (Dileyen bu isimle belgeseli sanal ortamda izleyebilir)

Son zamanlarda Servet Somuncuoğlu ile ilgili yazılan yazılar, kitaplar, kitap kapakları, yapılan konferans ve söyleşiler, anma etkinlikleri, paylaşımlar ve diğer alanlarda kullanılan fotoğrafların tamamına yakını tarafımdan çekilenlerdir. Bu çekimler “Tamgalar Dengizli” ve “Koşuburnu’nda Düğün” belgeseli çalışmaları sırasında çekilmiştir.

(Bu süreçte ekip olarak özellikle Cengiz Karadeniz ve Servet Somuncuoğlu şunu derlerdi: Kendimizi artist gibi hissediyoruz, hiç bu kadar fotoğrafımız çekilmemişti. Nereden bilebilirdik ki ?)

Demek istediğim; iyi ki çekmişim, şimdilerde ona ait isim belirtilmeden kullanılan bu fotoğraflar bana aittir. Bundan dolayı hiç kimseye bir sözüm ve talebim yoktur. Bunu “Servet SOMUNCUOĞLU anısına-anlayışına saygı” olarak yapıyorum. Biliyorum ki o da olsa aynısını yapardı.

Bir insan tanıdım, taşlara dokunup tarihin seslenişini sağlayan, bir insan tanıdım kof bilgilerle, hamaset söylemleriyle değil, gerçeklerle, kanıtlarla ve bilimle konuşan, konuşunca dinlenen, öyle bir insandı tanıdığım…

O bir dost, bir sanat insanı, bir yazar, bir gezgin, bir radyocu, bir televizyoncu, bir fotoğrafcı, bir entellektüel, dolu bir buğday başağı gibi başı eğik, ama inatcı, inançlı bir İNSAN…

Onu 2013 yılında kaybettik. Kaybettiğimizi öğrendiğim anı hatırlamak bile istemiyorum. Hâlâ içim kabarır gözüm yaşarır. Yaşı henüz   49 idi. Benden küçüktü… Daha çok hayallerimiz vardı. Benim dünyama bir pencere daha açmıştı. Öyle insanları çoğaltmak gerekirdi. Ama biz tüketiyor-eksiltiyoruz ne yazık ki.

Sevgili Cengiz Karadeniz’in Servet Somuncuoğlu anı kitabı “Taşların Hakanı’ndaki yazısında dediği gibi ; keşke “bir kırlangıç ömrü “daha yaşasaydı…

Bu yazının yazıldığının bir gün öncesi onun doğum günüydü. O hep bizimle, anılarımız sıcak-sımsıcak, rahat uyu güzel insan, ektiğin sevgi ve saygı tohumları her dem yeşil kalacak…

Okura not: Servet Somuncuoğlu hakkında bilgileri, belgeselleri, yazıları, kitapları ve  tv programlarını internet ortamında bulabilirsiniz…