05.06.2020, Cuma
14 °C / 31 °C Denizli Hava Durumu

Çövmenin son kadınına…

Zeki Akakça / D20HABER - 9 Mayıs 2020 Cumartesi - 08:00 Çövmenin son kadınına…

Yaşamın canlılara biçtiği roller vardır. Güzellik, çirkinlik, hoşluk ya da nahoşluk gibi. Kimi acı, kimi tatlı, kimi mutlu, kimi mutsuz. Kiminde ayrılık, özlem; kiminde kavuşma, mutluluk vardır. Kimimiz kader-yazgı der, kimimiz şans-şansızlık. Ne dediğimiz, nasıl bakıp gördüğümüz değildir asıl olan. Öyle ya da böyle yaşar ve bitiririz, ömür denen zaman dilimini...

Yaşamı dağ başlarında geçen, günü şafak alası, gün aşması arası tanımlayan
Günü; kuşluk, öğle önü-sonu, akşam otu diye dilimleyen
Geçmişi; evveli, geleceği; ertesi diyen
Geceyi yıldızlar ve ayın halleriyle takip eden
Mevsimlere göç vakti, govum zamanını, oğlak doğumunu diyenler…
İşte öylesi bir zamandan aklıma düşüp kalan “Çövmenin Kadınları”na getireceğim sözü.

Dağlarını ovalarını gözlemlediğim, kuşunu, kurdunu seyrettiğim coğrafyalardan, öksüz pınarlarının suyundan içip serinlediğim dağ başı insanlarından biriyle olan diyaloğumdur anlatacağım hikaye ve izleyeceğiniz fotoğraflar.
Kırmızı kayalı, sert yapılı Sandıras Dağı’nın Çiçekbaba zirvesine yakın yerleri yurt edinmiş bir anaerkil ailenin yaşamından kesit sunmaya çalışacağım.
“Anaerkil” dedim, zira buralarda kadın ve erkek rolleri pek öyle alışık olduğumuz türden değildir. Kadın da erkek de çalışır. Ama kadın daha önde ve daha etkendir. Kararları daha kesin ve geçerlidir. İşte böyle bir yapının, belki de son temsilcilerinden birine, bir yörük anasına konuk oluşumun hikayesini paylaşacağım sizlerle.

Zaman yaz mevsimi. Çobanların deyimiyle dağlarda “yaylım”ın iyi olduğu günler. Yani keçiler bol yiyecek bulabiliyor, sütünün iyi, oğlaklarına yettiği gibi biraz sahiplerine de kaldığı zamanlar.
Köydeki evimden ayrılıp Çiçekbaba tarafına doğru yola çıkıyorum. Genelde yalnız gitmem dağlara. Bu korkudan veya başıma birşey geleceğinden değil, önlem ve inancımın gereğidir.
Yola çıkarken kafama uyan birkaç arkadaşımı da yanıma aldım ve beraberce “Kartal Gölü”ne ulaştık.
Benim amacım henüz “Eren Günü” gelmeden yörede yaşayan insanlara ulaşmak, konuşmak ve coğrafyayı önceden fotoğraflamak.
Biraz ağaç, biraz çiçek, biraz böcek, coğrafyada ne bulursam onlarla söyleşeceğim!


Arkadaşlarımın benimle yürümekten sıkılacaklarını bildiğim için onlara gideceğim rotayı söyleyip geri döneceğim zamanı da kabaca verdikten sonra, “siz burada oyalanının” diyerek ayrıldım yanlarından. Sırt çantamı omuzlayıp kendimi savunabileceğim ekipmanımı da yanıma alarak tabi ki.
1900 küsur rakımlı göl düzünden tırmanarak 2000 rakımlı yerlere ulaştım. Burada görüş açımın iyice açıldığı bir tepecik üzerine oturup kısa süreli soluklanıp çevreyi izledim.
Uzaktan gelen keçilerin çanlarının sesi bir anda boncuk bulmuş çocuk coşkusu ile yerimden hoplattı beni. Sürüye doğru bir hamle yaptım ve sonra durdum.
Issız dağ başı ve sürü. Bu sürünün çobanı var, köpeği var. Durup, kendime göre bir yön belirleyip yalnız ağaçlara doğru yürüyüp, biraz oralarda oyalanıp “Eren Yeri”ne doğru yürümeye devam ettim. Ne kadar gittiğimi bilemiyorum. Zira alışık olduğum patikanın dışından yürüyordum. Gördüğüm ağaçlar veya onların kalıntılarıyla kayaları fotoğraflayarak ilerliyorum.
Keçi sürüsünü epeyce ardımda bıraktıktan sonra uzakta biraz çukurca yerde “Çövmen” ile ağılları gördüm. Bu arada sürünün çobanını görmedim ama köpekleri sürünün çevresinde dolanıyorlardı. Aramızda hatırı sayılır bir mesafe oduğu için ne onlar bana hamle yaptı ne de ben onlara böyle birşey yapmaları için hareket.


Çövmenlere yaklaşırken yakınlarda bir “Istar” gördüm. Dağın başında etrafına taşlar ve ağaçlar dizilmiş kıl çul, heybe ya da kilim dokunan bir düzenekti bu. Bizim köyümüzde de bunlardan vardı. Anam da dokuduğu için bana yabancı gelmedi ama dağın başında bomboş bir yerde görünce afalladım.
Çövmenlere yaklaştıkça seslenmeye başladım. Zira sessiz varılmazdı. Bunu belki yüzlerce kez anlatmışlardı büyüklerim bana. Köpek olabilir, orada yaşayan kişi veya kişiler kendilerini savunma amaçlı bir reaksiyon gösterebilirlerdi.
Çövmenin dışına doğru yapılmış “puğralık”tan belli belirsiz tüten dumanı da görmüştüm uzaktan. Köpek yoktu. Olsaydı çoktan saldırabilirdi. İyice yaklaşınca tekrar seslendim:
-“Kimse yok mu? Yabancıyım yolumu kaybettim!” dedim .
İçeriden :
-“Kimdir o, ne istersin, ne ararsın dağ başında?” Bu soruya anca önceki cevabımı tekrarlayarak karşılık verebildim:
-“Yolumu kaybettim. Eren yerine gideceğim” diyebildim.
İçeriden uzun boylu, yapılı, yanık tenli bir kadın çıktı. “Çemberisi çetilmiş”ti. (Bu tanım bizde sert tavırlı gözünü budaktan esirgemeyen kadınlar için kullanılır.) Biraz sert ve kaba diyebileceğim şive ile (-i leri -e ile telaffuz ederek) konuşuyordu.
Yaklaştım ona doğru. –“Dur orada” dedi Çövmene 5-10 metre kala. Biraz söyleştik.
–“Eskereliyim ben” dedim. “Endee elindee aletlerinen ne arayın boralarda?”
Bu ifadelerden anladım ki, her şeyi doğru söylemeliydim. Karşımdaki insana karşı dürüst olmalıydım.
“Fotoğraf çekiyorum,. Çocukluğumda buradan Eren’e giderdik eşeklerle. O yolu bulmaya çalıştım, çövmeni gördüm geldim” dedim.
– “Sen Çövmen’i nerden bilipoturusun?”
-“Bende çobanlık yaptım eskiden oradan bilirim”, falan dedim. Ortam biraz yumuşadı.
-“İzin verirsen çövmenlerin fotoğrafını çekeceğim artık bunlardan kalmadı. Hatta sen çek dersen seni de çövmenin içinde çekeyim.”
-“Parayı verirsen çekersin, yoksa çekemezsin defolur gidersin nereye gideceksen!” …
Bir şok hali yaşadım. Ortam iyi, yaşayan var ama kadın sert ve benim derdim Çövmende başkası var mı? Ters bir şey söylersem tatsız bir durum da olabilir (Önceki yıllarda buralara yakın bir yerde başka bir kadın çoban tahra ile küfrederek kovmuştu beni. Meğer yakınlarında oğlu da varmış o saklanmış bizi izliyormuş. Sonra onunla konuşarak işi tatlıya bağlamıştık) Önceki tecrübeme dayanarak;
-“Oğlun, eşin falan olsa onlarla beraber çekmek daha iyi olurdu. Yoksa sadece dağ başında kadın fotoğrafı çekmek doğru olmaz, onların geleceği zaman geleyim ben” diye biraz daha güven vermeye çalıştım.
O ara kadın Çövmen’e girdi ve geri geldi. O an fark ettim biraz uzaktaki kayanın ardından şapkalı bir adam belirdi. Ona da bir selam verdim. Kendimi tanıtmaya çalıştım. Adam gülerek yaklaştı.
-Ben duydum seni, gerek yok, sen “Esgere”den kimlerdensin? Kimleri tanırsın?
Bu iyi bir girişti kısa sürede tanıştık ortak tanıdıklarımız çıktı. Ortaokulu Köyceğiz’de okuduğumdan falan bahsedip çevre köylerden bir kaçının ismini sayınca işin rengi, yönü değişti. İkramlar, yemek teklifleri ve saire…


İkramları için teşekkür ettim ama hiç değilse ayran yahut çay içmeliydim. Bu saygı ve güven demekti. ”Varsa keçi ayranı yoksa dağ çayı ya da kekik kaynatıver ebecim” dedim.
-“Ebe olmadım taha”ben!” cevabı ile o zaman teyze oluversin diyerek gülüştük…
“Çövmenin içine baksam, müsaade var mı , özlem gidereyim biraz“ dedim.
-“Bak, bak emme içerde yılan eniğini kaybetse bulamaacak” deyince bu şive beni geçmişe götürdü. Şive aynen benim belleğimdeki Otmanlar, Çayasar, Çövmen köylü okul arkadaşım Selahi İlhan’a götürdü. Bu onların konuşma şekliydi…
Ortam bu denli yumuşamış ve zamanı geldiğine göre artık ben fotoğraf çekmeye başlamalıydım. Öyle de yaptım. (Ama para demiştin ne kadar olacak? Onu unut o lafın gelişi yoklamaydı dedi kadın. Ve o bahsi başkaca açmadım )
Önce eş olarak ikisini, sonra tek tek fotoğraflarını çektim.


Sonra asıl amacım olan Çobanın yaşam alanı, yaptığı iş ve Çövmen’in içini çekmeye koyuldum. Çövmenin içindeki “Tuluk” müthiş güzeldi. Meğer ben geldiğimde kadın “Tuluk ile yoğurt dövmekte” imiş. Yoğurt keselerini, peynir tuluklarını, Istar ağacını, ağılları çekmek epeyce zamanımı aldı ve ter içinde kalmıştım. Hatta üşenmeden “Istar Ağacı”nda son dokuduğu “Kıl Çul” ile de poz vermeyi kendisi istedi çoban teyzem.
Ayranı içtim ama kesmedi tabii ki. Fakat keçi ayranının tadı on yıllar önce içtiğim ayran ve yediğim yoğurt ile aynıydı. Ekşiydi, “pütür-pütür”dü. Kekik kokulu ot tatlıydı….
Bunların üzerine bir de dağ çayından yudumlayıp içim açıldıktan sonta izin isteyip helalleşerek Eren yerine doğru yürüdüm.
Mutluydum, hafiflemiştim, biraz kendimi görmüş, azıcık çocukluğumu bulmuştum. Belki bir daha çekemeyeceğim fotoğrafları da çekmiştim…
Eren yerinde ne kadar kaldım bilmiyorum. Şimdi orası insan yok iken bomboş bir bozkır gibiydi.Ama ben zaten “vaha’mı” bulmuştum ki, gerisi olmasa da olurdu şimdilik…
Yıllar sonra Eren’e gittiğimde çoban teyzenin çocukları ve torunlarıyla tanışıp konuştum. Sordum nerede, nasıl diye;
-“ O artık buralara gelemiyor nefes darlığı var ayaklarından da “düzeni yok” dediler…
Selam gönderdim kırmızılı kayaların başından mor dağlı vadilerin içindeki Çövmen’in son kadınına …

*Puğralık: Tek katlı evlerde ve barakalardaki baca sistemi-ocaklık.
Kahramanımın adını ve adresini yazmıyorum. Onun hayali ve ruhu oralarda şimdi …