05.06.2020, Cuma
14 °C / 31 °C Denizli Hava Durumu

Bir çift göz

Haber Merkezi - 2 Mayıs 2020 Cumartesi - 08:00 Bir çift göz

Anılar biriktirmeli insan gezdikçe ve gördükçe kaydetmeli değerli bulduklarını. Kaydetmeli ki yarınlara taşınabilsin görülenler. Sonraki zamanlara izler bırakılabilsin. Bu kaygıyla gezen ve gördüğünü ve kendince kaydedip yarına taşıdığını düşünenlerdenim ben. Bu kaygıyla fotoğraflamayı öncelik sayıyorum. Sanatsal kaygı bu tür durumlarda ikinci planda kalıyor bende. Elbette ki çekerken fotoğrafik değerleri fotoğrafa uygulamaya çalışıyorum. Bu bakış açısıyla çektiğim ve bana göre değerli olan bir fotoğrafın hikayesidir okuyacağınız.

Zaman yaz mevsiminin sonuna doğruydu.
Yine bir hafta sonu tek arabaya sığacak kadar arkadaşımla yollarda idik.
Yol bu kez Uşak tarafına taşıyacaktı bizi.
Önce Güney ilçe merkezinin üzerindeki yoldan üzüm bağları arasından Eşme tarafına yöneldik.
Hep planlandığı gibi gitmez bizim yolculuklarımız. Yine öyle oldu.
Yolda Eşme’den vazgeçip Ulubey istikametine çevirdik yönümüzü.
Yolumuz üzerinde bulunan Blaundus Antik Kenti’ne uğrayıp orada oyalandık bir müddet.
Sonra Ulubey ilçe merkezinde kısa bir tur atıp öğle yemeğimizi yedik.
Eski ve yeni yapılar arasında düne ait izler bulmaya çalıştık. Pek umduğumuz gibi olmadı.
Eskiye dair neleri kaybettiğimize dair yorumlar yapıp biraz da içimiz burularak yola devam etmeye karar verdik.

Bu kez Karahallı ilçesine çevirdik yönümüzü.
Amacımız buradaki Clandıras Köprüsü’nü görmek ve günü tamamlayıp geri dönmekti.
Çok iyi olmayan köy yolunda bulduk kendimizi.
Yolu nasıl kaçırdık, nasıl bu yola girdik farkına varamadık. Düz bir alandan geçerken grup arkadaşlarımızdan biri, yolun doğusunda birazcık içeride kalan köyü göstererek, “yıllar önce bir arkadaşımın düğününde ben bu köye gelmiştim” dedi.
Yol üzerindeki levhada “Kırkyaren” yazıyordu.
Bu ad ilginç geldi bana. Arkadaşıma dönüp: Nasıl bir yer, ilginç birşey var mı diye sordum.
O arada aracı kullanan arkadaşımız çoktan arabayı döndürmüştü bile .
Girişini kaçırdığımız köye gelip, köy meydanına ulaşmıştık kısa sürede.
Klasik köy yerleşimleri hep aynıdır ya; muhtarlık, köy kahvesi ve varsa resmi bir kurum-kuruluş hepsi aynı yerde olur.
Köy kahvesinde bir grup oturmuş oyun oynuyor, bir kısmı serinlemek ve yarenlik için onların başında toplaşmıştı.
Arabadan inip selamlaştıktan sonra oyun oynayanlardan biri; “ne o yolunuzu mu kaybettiniz? Burada ne işiniz var? Hazine falan arıyorsanız bizim burada anca taş var, başka bir şey yok” diye laf attı bize.


Arkadaşlarımızdan Mustafa Erdem hoca hemen yanaştı kahvedekilere ve emekli öğretmen olmanın özgüveni ile hemen muhabbeti ısıttı…
Biz “oturmadan bir köy içine doğru gidip gelelim sonra soluklanırız” deyip uzaklaştık. Mustafa hoca, orada bulduğu emekli öğretmenlerle “sohbet edeceğim” dedi. Ardından “belki karpuz da keser yeriz” diye bizim üzerimizden oradakilere laf çarptırdı ve kahvede kaldı.
Azıcık ilerleme ile mimarinin farklılığı ve yapılaşma için seçilen yerin hep kayalar üzerinde oluşu dikkatimizi çekti.
Evler arasında dolanırken karşılaştığımız insanlardan da bilgiler alıyor ve ilginç görüntüler kaydediyorduk.
Bir yapıyı çekerken tek odalı olduğunu ve yan tarafta koyunların geviş getirerek yattıklarını, bazılarının yem yeme derdinde olduğunu görüp sordum: Bu ev nedir?
-“Bu köy odasıdır” dediler.
“Ama faal sanki” dedim.
“Evet faal. Köyümüze çobanlık yapmak için gelen biri gece koyunları otlatıyor, gündüz uyuyup dinleniyor. Köylü ona bakıyor” dediler.
Biz oralarda dolanıp başka evleri falan çekerken yüksek anıran bir eşeğe takıldık.
Dr. Metin Vural ağabey fotoğrafını çekeceğim diye epeyce eşekle uğraşınca çoban odadan uyanmış uykulu uykulu bize bakıyordu. Biraz korkmuş hali de vardı sanki.
Daha fazla rahatsızlık vermeyelim diyerek arka taraflara geçtik.

Kullananı olmayan bir ev dikkatimi çekti. Bahçesindeki kuru otlar adam boyuydu.
Köyden biri de bize katılıp anlatıyordu; hangi ev kimin, sahibi ne iş yapar, şimdi nerede yaşar, ne zaman gelirler veya hiç gelmezler ya da kim satıp gitti, kim kardeşine bıraktı vs, vs…
Önünde durduğum ama yakın zamana kadar kullanıldığı anlaşılan bu evi tekrar sordum.
-Bu ev iki hane idi. İki kardeş aileleriyle otururlardı. Merdiveninin çift taraflı oluşu da ondandır. Evin doğu kısmı yakın zamana kadar kullanılmıştı. Penceresi çok ilginçti. Sanki evin bir çift gözü oradan bize bakıyordu. Biraz irkildim. Adamın anlatımlarını duymuyordum.
Arkadaşlarım bu evi fark etmemiş diğer yerlerdeki ilginç yapıları çekiyorlardı.
Biraz da şaşı gibi bakan bu “bir çift göz” beni çok ama çok etkilemişti.
Zaman zaman bazı görüntüler beni çok sarsardı. İşte bu da öyleydi.
Dünden bugüne bir şeyler söylemeye çalışıyordu adeta.
Hüzün vardı, hikaye vardı ama dil yoktu. Anlatamıyor sadece bakıyordu…
Fotoğraflamayı bırakıp bir süre evi inceledim. Bahçesinden çıkarken bir daha baktım…
Sonra döndüm arkama ve fotoğraf çekmeyi bırakıp köy kahvesine doğru yürüdüm.
Arkamdan çekim yapan diğer arkadaşlarımda geldiler.


Mustafa hoca gölgedeki serin kahvede çayını, meşrubatını içmiş dinlenmişti.
Karpuzunu da yemişmiydi bilmiyorum.
Ben de çekecektim “siz çabuk geldiniz ama” dedi.
“Fazla bir şey yok zaten” dedi diğer arkadaşlar.
Biz de bişeyler içip dönüş yoluna koyulduk.
O gün Karahallı’daki Calndıras Köprüsü’ne gittik mi hatırlamıyorum.
Sadece dönüş yolu boyunca fazla konuşmadığımı hatırlıyorum.
Çünkü ben orada bana bakan “bir çift göz”ün büyüsünde kalmıştım…