Konar-göçerler mevsimlik konakladıkları yerlere YURT derler. Oralara ad verir, kutsal kabul eder, ata-ana yurdu bellerler. Tıpkı şimdi şehirlerde yaşayanların yaptığı gibi.
Aslına bakılırsa kent-kırsal demeden yaşam kültürünün kaynağı doğadır ve coğrafya kültürleri belirler.
Bu anlayışla memleketin dağına-taşına, kuşuna, kurduna, dünü-bugünü ve yarınına yolculuklar yapmak niyetindeyim. Memleketin bilinen ve bilinmeyen değerlerine dokunup renkler bulmaya, farkında olmadıklarımızı fark edeceğimiz bir yazı dizisi hayal ediyorum.

Dağlara, ovalara, kırlara bayırlara, derelere çaylara, antik dönemlerden günümüze, kam inanışlarından modern zaman bilimlerine yolculuklara çıkmak istiyorum.

Dağlardan ovalar inip, çaylara karışıp nehirlerde akmayı, göllere ulaşıp ummana karışmak istiyorum.
Ağıtlardan-aşklara, doğumlardan-düğünlere, ayrılıklardan-kavuşmalara yolculuklar yapalım istiyorum. Kırsalın sadeliğinden kentin karmaşasına, üzüm bağlarından tütün tarlalarına, kalem işi camilerden çoban evlerine kısaca kültürümüzün ulaşılabilen hücrelerine dokunmak niyetindeyim.

Beraber olup adım adım yürümeye, doğanın güzellikleriyle kentin ağırlığını hafifletmeye geçmişten bu güne renkler taşıyıp yaşamda renkli pencereler açmaya var mısınız?
Öyleyse adımlamaya başlıyoruz…
KÖŞE BUCAK DENİZLİ
Başı dumanlı, yamaçları karlı, alı-moru ile Denizli dağları…

“Al gözüm seyreyle Denizli pazarını” der “Denizli Destanı” şiirine başlayan Bedri Rahmi Eyüpoğlu; Ne güzel dağların var Denizli, Mavi-mavi, yeşil-yeşil tüter” tanımlamasıyla kentin değerlerine atıfta bulunarak giriş yapmıştır.
Bu öyle bir şeydir ki; adına bakıp “Denizini aradığımız Denizli” şehri aslında dağları, ovaları, akarsuları ve göllerli ile doğal güzelliklerin denizidir.
Bazı değerleri anlamak ve anlatmak için yükseklerden bakarak detaylara inmek gerekir. Yüksek deyince dağlar gelir akıllara.
Dağlar ki; fiziki varlıkları kadar yaşama ve kültürlere kaynaklık etmeleri, coğrafyamızı renklendirirler.
Adına destanlar yazılıp, türküler yakılan, efsanelere el verip, isyankârlara sığınak olan mekanlardır dağlar.
“Ferman padişahın dağlar bizimdir” diyenlerin, Köroğlu’nun, Dadaloğlu’nun Pir Sultanların sığınağı dağlar…
Şairin dizelerinde tanımladığı Denizli’nin dağlarına yavaşca eğip başı bakmak gerekir. “Mavi mi? Yeşil mi?” tüter diyerek.
Ege Bölgesinin efesi Honaz Dağı’ndan, Afyon ile sınır olan Çivril Akdağ’a,
Tavas Ovası’nın bir tarafını yasladığı Bozdağ’dan, Karcı Dağı’na,

Babadağ’dan, Buldan dağlarına, Çameli-Garkın Dağı’ndan, Çal-Çökelez Dağı’na ve hatta güneye uzanıp Beyağaç-Sandıras dağlarına kadar “alı-al, moru-mor, başı dumanlı” dağlara uzanarak.

Her biri ayrı bir efsaneye konu bu yüce dağlar yılın her mevsiminde ayrı güzelliktedirler.
Çürüksu Vadisi’ni (antik dönem adı ile Lycus ) çevreleyen Honaz Dağı, Buldan dağları ile Babadağ, Karcı ve Çökelez dağları Denizli kent merkezini avuç içine almış gibidirler.
Bu dağların eteklerinde ise verimli ovalar, şifalı sular, binlerce yıllık geçmişi bugüne taşıyan antik yerleşimler bulunmaktadır. Bu haliyle Denizli’nin dağları binlerce yıldır bu coğrafyadaki yaşamlara kaynaklık etmektedir.

Her birinin zirvesinde erenler olduğuna inanılan ve onlara atfedilen efsaneleri meraklılarına fısıldayan bu dağlar zamanın sessiz tanıklarıdır. Zirvelerden akan sular düze indiklerinde olgunluk misali menderesler çizerek sonsuzluğa uzanırlar.

Akdağ’ın eteğindeki Eumenia ve Homa antik kentleri, Beycesultan Höyüğü ile Miryokefalon savaş alanları, yakın tarihin inanç kültürü temsilcileri sayılan kalem işi süslü camiler geçmiş zamanların sessiz tanığı olarak dururlar.
Çal ve Bekilli bölgelerinin bekçisi Çökelez Dağı’nın eteklerinden akan Büyük Menderes Nehri, doğudan batıya bölgenin can damarı olarak belleğimize kazınır.

Barza Ovası’nın yaslandığı Bozdağ; “Toros Sedirleri”nin Anadolu’daki son doğal yayılış alanı ve bölgenin en büyük kayak merkezi kompleksine sahip olmasıyla öne çıkar.

Tavas Ovası’nın batı ucundaki Kale; Denizli-Muğla ve Aydın illerinin sınırının buluştuğu dağların eteğine yapışmış durumdadır.
Başı dumanlı dağları, eteği dantelli ovaları, menderes çizerek akan suları, renk-renk çiçekli ağaçları, her kültürden insanları ile Denizli’yi anlamak ve anlatmak dağlarından başlayarak mümkün olabilir ancak.

Yine Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun dizeleriyle bitirmek gerekirse; Al gözüm seyreyle Denizli’yi, dağ-dağ, ova-ova, göl-göl ve renk-renk…
