20.03.2019, Çarşamba
10 °C / 21 °C Denizli Hava Durumu
  1. ANA SAYFA
  2. /
  3. KAHVE SOHBETLERİ
  4. /
  5. Yangın felaketleri aileyi sanayici yaptı

Yangın felaketleri aileyi sanayici yaptı

Engin ÜNAL / D20HABER - 12 Mart 2019 Salı - 12:44 Yangın felaketleri aileyi sanayici yaptı

Yaşanılan yangın felaketlerinin küllerinden doğan Askon Demir Çelik A.Ş., bugün sektöründe Türkiye’nin önemli aktörlerinden birisi oldu. Dünya devi Alman Thyssenkrupp ile yapılan işbirliği ile “hızlı balık” rolünü üstlenip, Türkiye’de üretilmeyen ürünlerin pazarlamasını gerçekleştiriyor.

Küçük bir atölye… At arabası üretimi ve tamiri işini yapıyor Hilmi Konyalıoğlu. Sonra 3 oğlu katılıyor yaptığı işe. Ama iki defa yangın felaketi yaşıyorlar. Alevler her seferinde onca emeği, sınırlı sermayeyi sıfırlatıyor. Aile oturup karar veriyor. “Kazanıyoruz ama kaybediyoruz felaketlerle. Biz bu işin metal tarafında olalım” diyorlar.

Tarım makineleri tamirine, sonra da üretimine yönelen aile, Denizli’de sanayi hamlesinin yoğunlaştığı 1980’li yıllarda Konyalıoğlu Metal, Hilmi Konyalıoğlu ve oğulları olarak 5 firmaya ulaşır. Kimileri buna “yürü ya kulum” der… Biz ise “emek, alın teri, kararlılık, doğru zamanda doğru stratejiyi” yorumunu yaptık.

İş ile birlikte aile de büyüyünce Denizli’deki birçok aile şirketi gibi bölünme de kaçınılmaz oluyor. Kardeşlerinden ayrılan Aslan Konyalıoğlu, sanayi sitesinde 280 metrekare atölye ile kendi yolunu çizip, oradan 12 bin metrekare alana yayılan tesisin temellerini atıyor ve bugün 180 bin çalışanıyla dünya devi olan Alman Thyssenkrupp’la çalışan bir şirketin doğmasını sağlıyor. Bu kahve sohbetimizde, şirketin yönetim kurulu Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Okan Konyalıoğlu ile 1930’lu yıllardan bugüne uzanan serüveni anlattı bize.

KENDİ ANLATIMIYLA OKAN KONYALIOĞLU

İlköğrenimimi Denizli’de tamamladım. Ortaokul ve liseyi İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde bitirdikten sonra, yüksek öğrenimi ODTÜ İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü’nde yaptım. Daha sonra Denizli’ye dönerek, aile şirketimiz olan Askon Demir Çelik’te göreve başladım. Farklı pozisyonlarda görev yaptım. Halen Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Genel Müdür olarak görev yapmaktayım.

STK’LARDA GÖREV

Bu arada sivil toplum kuruluşlarında görevleriniz var sanıyorum?

Sivil toplum kuruluşlarında görev almaktan, ailemden ve işlerimden aldığım birikimlerimi toplumsal faaliyetlerde paylaşmaktan keyif alıyorum. Her bir bireyin bir hikaye olduğunu düşünüyorum, her hayatın bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Bu hepimiz için geçerli dolayısıyla geçen hafta 50 yaşına girdim. 50 yıl boyunca biriktirdiğimiz bir şeyler var. Aile şirketlerimizde benzer görevleri yapıyoruz. Bir süre sonra kendimizi tekrarlamaya başlıyoruz. Bu yüzden sivil toplum kuruluşlarında, sosyal ortamlarda paylaşımlarda bulunmak, birikimlerimizi o ortamlarda paylaşmak önemli diye düşünüyorum. Ben, demir çelik ticareti yapan bir şirketteyim. Bakıyorsunuz bir süre sonra kendinizi tekrarlıyorsunuz. 50 yıllık birikim var ticari birikim var, sosyal birikim var, entelektüel birikim var; bu birikimlerin işletmenin içerisinde ve dört duvar arasında kalmasının uygun olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarında veya sosyal derneklerde paylaşmaktan, oralarda bulunmaktan keyif alıyorum.

Denizli Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (DESİAD) Yönetim Kurulu Başkanıyım. Denizli Sanayi Odası’nda Başkanvekiliyim. Çardak Özdemir Sabancı Organize Sanayi Bölgesi Başkan Yardımcılığı görevim var. Yaklaşık dört yıldır da Denizli Yetim ve Acizler Vakfı’nın üyesiyim. Deneyimlerimi buralarda paylaşmaktan, yeni deneyimler edinmekten mutlu oluyorum.

STK’LARDAKİ GÖREVLER PROGRAMLI YAŞAMAYI ÖĞRETTİ

Söz STK’lardan açılmışken devam edelim isterseniz. Hem iş hem buralardaki faaliyetlere zaman ayırmak keyif alsanız da zaman zaman sıkıntı yaratıyor mu?

Gün içinde neler yaptığımızı gözden geçirdiğimizde, aslında yaptıklarımızın bir miktarının kendini tekrar etmekten öteye gitmediğini gördüm STK’larda görev aldığımda. Vakit yetmiyor… Niye yetmiyor? Programda olmayan ziyaretler oluyor boş vakit nedeniyle. Ziyarete gelen arkadaşın işi sizinle 10 dakikaysa bu 20 dakikaya, yarım saate uzuyor veya siz bir yere gittiğinizde 15 dakikada bitecek görüşmeyi bir saate kadar uzatabiliyorsunuz. STK’larda görev almak bana günümü programlamayı öğretti. Bundan da çok mutlu oldum. Çünkü önemli olan bizim her duruşumuzla arkadaşlarımıza, çocuklarımıza örnek olmak. Bunun da ben kendi çocuklarım ve iş arkadaşlarım için pozitif bir örnek olduğumu düşünüyorum. Sabah 08.00’den itibaren hayatım çok programlı. Bir yardımım var, artık aile bireylerim bile yağılacak işleri ona yazdırıyor hangi günde, hangi saatler boş diye. Hatta sabah evden çıkarken eşimin yurt dışında bir işi vardı. “Ben, yardımcın ile konuştum. İki tane tarih söyledi bana. Bu saatlerde benim işimi halleder misin diye? Yalnız biraz kantarın topuzu kaçmaya başladı gibi ama hiç değilse insana programlı yaşamayı öğretiyor.

Tabii biz iş insanıyız. Buralarda şöyle bir tehlikede var. Bu işlere kendinizi fazla kaptırırsanız işe odaklanmaktan kopuyorsunuz. Önceliğiniz kalp atışınızı sağlayan, kan akışınızı sağlayan, ailenizin ve çalışanlarınızın iaşesini sağlayan ortamdan geri kalıyorsunuz. Esas bunu dengelemek çok önemli. O psikolojiden siz koptunuz mu ekip de kopuyor. O yüzden günümün 2 veya 3 saatini sosyal işlere ayırıyorum. Geri kalan zamanı işle ilgili konulara ayırıyorum.

KENDİSİYLE DALGA GEÇEBİLMEYİ BAŞARAN EKİP

Zaman zaman tanık oluyoruz yönetim toplantılarınıza ve dernek aktivitelerinizde, eyifli diyaloglarınız motivasyon kaynağı oluyordur.

Yönetimlerimizi “kendisiyle dalga geçmeyi” başarabilen, kendisini çok ön planda tutmayanları bir araya getirerek oluşturuyoruz. Tabiki belli yaş dönemleri var insanların, hepimiz yaşıyoruz bunu. 20-30’lu yaşlardaki egolar ve beklentiler ile 30-40 arası, 40-50 arası beklentiler ve egolar farklı oluyor. Şu anda biraz daha dinginlik var üyelerimizin yaş profilinde ve işlerindeki pozisyonlarında. 30’lu yaşlarda, heyecan ve risk alma güdüsü, çocuklar yok. Hayat sadece sizin sırtınızda yaşarken, 40’ı geçtikten sonra çocuklar, 50’yi geçtikten sonra torunlar sizin hayatındaki kısıtlayıcılar ve hayatınız yön verenler oluyor, detaylar değişmeye başlıyor.

Aile şirketlerinde genelde 30’lu yaşlarda işyerinde babalar, ağabeyler, amcalar, dayılar inisiyatifalıp sorumluluk kullanır. Orada çok fazla sorumluluk hissetmiyorsunuz. Ama 40’ını döndükten sonra aldığınız sorumluluklardan dolayı hayata bakışınız da değişiyor. Aldığınız sorumluluk ve riskler de değişiyor iş hayatındaki. 50’yi de döndükten sonra biriktirdiklerinizi görüyorsunuz. Maddi olarak söylemiyorum bunu; tersi de olabilir, ticari hayatta bu var. Ama yaşam tecrübesi olarak biriktirdikleriniz var ve ben bu biriktirdiklerimi toplumla beraber kullanmayı seven bir adamım. Oradan etkileşim almayı da seviyorum. Hani ben çok tecrübeliyim, bunları dağıtıyorum anlamında lütfen böyle algılanmasın bu. Kendi yaşadıklarımız var. “Her bir birey, her hayat bir hikaye” derken bunu kast etmiştim. Kimisi paylaşmaktan imtina ediyor, ben paylaşmayı seviyorum. Paylaşırken de alıyorum, tek taraflı olmuyor bu paylaşım. Edinimlerimi iş hayatımda da kullanıyorum, öğrendiklerimi iş arkadaşlarımla paylaşıyorum. Böyle bir süreç yönetiyorum kendi hayatımda.

AT ARABASI TAMİR VE ÜRETİMİYLE BAŞLAYAN İŞ HAYATI

Buradan Askon’a gelelim isterseniz. Askon nasıl kuruldu, nasıl devam ediyor?

Bizim aile firmasının üçüncü kuşak temsilcisiyim. Rahmetli dedem 1930’lu yıllarda ilk tohumlarını atıyor. At arabası tamiriyle başlıyor. O zamanlar ülkenin durumu malum. At arabası tamiri yaparken rahmetli büyük amcam babasıyla çalışmaya başlıyor. Babam üniversiteyi bitiriyor 1950’li yılların sonunda. O aileye katılıyor. Küçük amcam öğretmenlik yaparken o bırakıyor işini. Üç erkek çocuk ve dedem, 1960’lı yıllardan sonra yeni at arabası üretimine başlıyorlar. O yıllarda at arabasının ana hammaddesi ahşap, kereste… Kerestecilik yapıyorlar. İki büyük yangın geçiriyorlar. Her seferinde sermaye sıfırlanıyor. “Kazanıyoruz ama kaybediyoruz felaketlerle. Biz bu işin metal tarafında olalım” diyorlar. Önce tarım makinelerinin tamiratına, sonra da imalatına yöneliyorlar.

1980’li yıllarda Konyalıoğlu Metal, Hilmi Konyalıoğlu ve oğulları olarak 5 firma oluyor. Aile hem kişi olarak hem firma sayısı büyüyor, iş hacmi büyüyor. Çok da iyi bir durumdayken ne yazık ki Türkiye’nin bir gerçeği aile bölünmeye başlıyor . 1990 yılında babam ve 2 kardeşi ayrılıyor. Ben 1992 yılında katıldım şirkete. Geldiğimde babam Konyalıoğlu Metal firmasını devralmıştı. Sıfırdan başlarken ismini de Aslan Konyalıoğlu’nun kısaltılmışı olarak, Askon olarak imini değiştiriyor. 1992’de ben katıldım ve birlikte çalışmaya başladık. O zaman sanayide 280 metrekare küçük bir yerimiz vardı. Daha sonra fabrikaları yapıyoruz. Bir firma daha katıyoruz gruba, kaplama firması. Sonra İstanbul’da demir çelik ticareti yapan bir firma. 2010’a kadar konstrüksiyon üretimi ile kaynaklı metal üretimi ve hammadde ticareti ile devam ettik.

ALMAN THYSSENKRUPP İLE ANLAŞMA

Ülkede 2009-2010’da yaşanan dalgalanmalar, 2011 yılında bizi boğmaya başladı. Marjlar çok düşüktü. Diğer yandan riskler yükseldi. Risklerin yönetim zorlaştı. Malum demir çelik piyasası düşük marj, yüksek volumla çalışır. Yüzde 2 kazanmak için yüzde 98’i riske etme sürecidir bu. Biz de dedik ki; emtia bilgimiz var, iş yağma birikimimiz var, fonlama becerimiz var, fakat bunları çarçur ediyoruz. Fonladığınız ürünün karlılığı zaten yüzde 2. İş bilgimizle yönetebileceğimiz bir şey bulalım. O ara dünyanın ikinci büyük metal üreticisi Alman Thyssenkrupp ile yollarımız kesişti. Onlar da kendilerine Türkiye’de ortak arıyorlarmış. Türkiye’de üretilmeyen ürünleri satmak istiyorlar. Bizden önce 17 firmayla konuşmuşlar. Görüşmelerimiz bir yıl kadar sürdü. Bir yılın sonunda Alman Thyssenkrupp ile öncelikli servis merkezi kontratı imzaladık. Bunu 5 yıllık imzaladık. Sonra 5 yıl daha uzattık iki taraf birbirinden memnun olduğu için. Ne yapıyoruz? Türkiye’de üretilmeyen yassı mamul sacları getiriyor, dağıtımını yapıyoruz. İster plaka, ister proses edilmiş olarak Türkiye pazarına dağıtımını sağlıyoruz. Bunu yapan bir tek biz varız. Rakiplerimiz fabrikalar, dünya devleri. Onların avantajları var fabrika olarak. Biz özel firma olarak kendi sermayemiz ve ekibimizle çalışıyoruz. Bizim avantajımız hızlı balık olmamız. Rakiplerimizin avantajı dünya devi olmaları. Alman Thyssenkrupp burada kendisi olmayı çok düşündü. Fakat hızlı balık olamayacağım diye bizimle birlikteliğe gitti. Şu anda mutluyuz bu birliktelikten.

BAHÇE VE DUVAR AKSESUARINDA 2 MARKA

Burada ürünler görüyorum. Bunların üretimini de siz mi yapıyorsunuz?

Dünya çok hızlı gelişiyor. Thyssenkrupp ile yaptığımız işbirliği bize uluslar arası ticari birikimi de getirdi. Onlarla beraber Çin’den, İtalya’dan, Slovenya’dan, Finlandiya’dan, İsviçre’den ürünler getirip pazarlamaya başladık. Biz ithalatçıyız. Türkiye’de üretilmeyen ürünleri ithal edip dağıtımını yapıyoruz. İletişimin çok artması, imkanların gelişmesi bu alandaki marjı da daralttı. Ekibimizle beraber sürekli swot analizi yapıyoruz; iyi yanlarımız, kötü yanlarımız, bize artı sağlayan yanlarımız… Bunları oturup ekibimizle konuştuk. Aldığımız ortak karar şu oldu: Biz final ürün üretmeliyiz. Şu ana kadar toptan ürün sattık. Marjı düşüktü, az sayıda müşteriyle çalıştık. “Şimdi final ürün tarafına yönelelim” dedik 2,5 yıl önce. Çünkü diğer tarafta da bir marj kalmadı. Ne yapalım, iş bilgimiz neye müsait diye değerlendirdik, nerede farkındalık yaratabilirizi değerlendirdik ve “tamamlayıcı mobilya tarafına girelim” dedik. Bunu da duvar aksesuarları ve bahçe aksesuarları olarak dar bir alanda yola çıktık. İki tane markamız var. Sadece kendi markamızla satıyoruz. Bir tanesi modern çizgilerden oluşan Artepera, bir diğeri de biraz daha dini motiflerden oluşan Wallart İstanbul. Artepera’yı çıkaralı 7 ay, Wollart İstanbul’u çıkaralı 11 ay oldu. Daha bebek markalar bunlar. Uzun ve zor bir yol, masraflı bir yol ama mutluyuz.

PAZARLAMA DİJİTAL ORTAMDA

Birer sanat eseri güzelliğinde hepsi. Tasarımları kendi iç bünyenizde mi yapıyorsunuz?

Şöyle… Burada örneğin Atatürk’ü görüyorsunuz, Marilyn Monroe’yi görüyorsunuz… Bunlar artık üniversal tasarımlar. Onları genelde hazır alıp ufak tefek değişikliklerle yapıyoruz. Bunun dışında bizim 17 kişilik bir ekibimiz var. İçinde endüstriyel tasarımcılarımız, grafik tasarımcılarımız var, bu arkadaşlarımız geliştiriyor bunları. Yaklaşık 9 aylık süreçte 350 ‘ye yakın ürün çıkardık. Uluslararası pazara yeni sunduk. Satışlarımız fena gitmiyor. Perakende pazarı çok farklı. Orada müşterinin her dediğine hassasiyet göstermek gerekiyor. Biz toptancılıktan geldiğimiz için başlarda zorlandık. Ama her geçen gün uyum sağlıyoruz. Mutluyuz bu işlere girmiş olmaktan.

Satış marketler aracılığıyla mı?

Biz şu anda sadece online olarak ve dijital olarak satıyoruz. Dijital pazarlama yöntemlerini kullanıyoruz. Bahsettiğiniz marketler veya mobilya mağazalarında olmayı şu anda çok düşünmüyoruz ama zaman neyi gösterir bilemiyoruz. Çünkü dünya ve ülkemiz çok hızlı evriliyor. Her alanda kar marjları azaldı. Dükkanlara, marketlere girdiğimizde oraya da bir miktar marj bırakmak gerekiyor. Yani öyle bir marj hiçbir işte yok. Dolayısıyla oralardaki konumlanma maliyetine, masrafına girmek istemediğimiz için, final müşterimize daha ucuz ulaştırmak istediğimiz için dijital tarafta satıyoruz. Ama zaman neyi gösterir kestiremiyoruz ve şu anda yurt dışı görüşmeler sürüyor. ABD’de birkaç yapı marketle finale doğru gidiyoruz.

ÜRETİM DENİZLİ’DE, DEPO GEBZE’DE

Üretim alanınız ne kadar?

Toplam 11 bin metrekare alan içerisinde yaklaşık 7 bin metrekare civarında bir üretim alanımız var. 110 çalışanımız var. Gebze’de bin 500 metrekarelik bir depomuz var. Yurt dışında getirdiğimiz ürünleri önce Gebze’ye indiriyoruz, işlenecek olanları Denizli’ye getiriyoruz. Kalanını da Türkiye geneline dağıtıyoruz. Ana üretim alanımız burası, ana stok alanımız Gebze.

YILLIK DEĞİL, 3 AYLIK BÜTÇELER

İstihdam konusunda zorlanıyoruz. Eskiden yıllık bütçeler yapardık, ufak tefek revizyonlar ile seneyi götürürdük. Bir önceki seneden karlılığımızı tespit ederdik. Hangi riskleri alacağız, risklerin karşılığı ne olmalı bunları değerlendirip, ekim-kasım ayında bütçe yapardık. İlk defa bu sene çeyrek bütçeye indirdik. Yani önümüzdeki 3 ayın bütçesini yapıyoruz artık. Dünyadaki dalgalanmalardan, ülkemizdeki dalgalanmalardan dolayı uzun vadeli yapamıyoruz planlamaları.

Trump, Türkiye ile olan özellikli ticaret anlaşmasını iptalden söz etti. Hal böyle olunca sizin bütçe yapmanız, bütçe yapmak için ayırdığınız vakit, bunlar bizim için çok önemli. O nedenle hep kısa vadeli, kısa vadeli yapmaya başladık. Bu şöyle bir handikap getiriyor. Kısa vadeli bütçe yapmak sizin yatırım yapma iştahınızı da azaltıyor. Çünkü 5 ay sonrasını göremediğiniz için bugün bir makine alsanız 4-5 ayda geliyor, 2-3 yıl ödemesi sürüyor. Bunun sonucunda yatırım hevesi erozyona uğruyor. Bugün yoğun kullandığınız makine 10 gün sonra boşa düşebiliyor. Hep böyle acabalar ve ünlem işaretleriyle gidince yatırım hevesi de tabanda gitmeye başladı.

Eskiden derneklerde, sosyal ortamlarda bir araya geldiğimizde kaç metrekare alan kapatabiliriz, kaç eleman var, hangi makineleri getiriyorsunuz, hangi fonları kullanacaksınız bunları konuşup, tartışıyorduk. Şu anda tartıştığımız konular yatırım konularından çok farklı. Yani kimler konkordato ilan etmiş, konkordato ilan eden arkadaşlarımızın durumu veya konkordato ilan eden firmalarda bir riskimiz var mı merkezli olunca yatırımı kurgulayamıyorsunuz.

KİŞİ BAŞINA 10 BİN DOLAR 9 BİN 700’E DÜŞTÜ

Söz buraya gelmişken konuşalım isterim. 50 yaşındaki Okan Konyalıoğlu, Denizli sanayisinin emekleme dönemini, koşma dönemini ve bugün geldiği olgunlaşma dönemini yaşadı. Buradan yola çıkıp bir Denizli profili çizer misiniz? Olması gereken yerde mi yoksa durdu mu?

Benim son dönemde çok örnek verdiğim bir konu var. Bazen tekstilci arkadaşlar kızıyorlar ama o emtiadan gittiğim için tekstil sektörü öne çıkıyor ve Denizli ekonomisinin yüzde 55’ini de tekstil sektörü oluşturuyor. Şu anda sizin beni konuşmamı kaydettiğiniz makine bir telefon aslında. 20-25 yıl önce bizim tekstil fabrikası yapmaya yetişemediğimiz bir dönemdi. Biz pazarlığı işi aldıktan sonra yapıyorduk. Sanayicinin yatırıma vereceği yüzde 5 fazla para çok önemli değildi. “Sen fabrikaya başla, geç kalma yeter ki” deniliyordu. Ne yapıyordu o zaman yatırımcı? Bornoz ve havlu üretimi için alanlar kapatıyordu. O dönemde Bir Emek fabrikasından tuşlu telefon almıştık. İnanılmaz üst düzey bir teknolojiydi o yıllarda. Çevirmeli telefonlardan tuşluya geçince teknoloji atladık diye evde basıp duruyorduk.

Bugün aynaya bakalım. Denizli ekonomisinin yüzde 55’ini oluşturan ana çerçeveye baktığımızda Denizli ekonomisi hala bornoz ve havlu üretiyor. Ben bugün o çevirmeli telefonlardan günümüzde ses kayıt cihazı, fotoğraf çekme, kimi yerde barometre olarak kullanılan, pusula olarak kullanılan makineye döndü gelişmiş ülkeler. Biz ise halen daha bir bornoz fazla üreteceğiz ve oradan artı değer elde edeceğiz tarafındayız. Varmak istediğim konu şu: Bornoz üreten para kazanıyor, demir çelik yapan da para kazanıyor. Fakat biz o kadar düşük marjlı, maliyeti yüksek, teknolojisi geri kalmış işler yapıyoruz ki; üretiyoruz ama ülkenin kişi başına geliri geriliyor. Neden biz hala bornoz üretiyoruz. Bize 25 yıl önce tuşlu telefonu satan bugün o telefonu, barometre, pusula, ses alma cihazı yapmış. Bunu bize bin dolarlardan satıyor. Biz hala 10 dolara bornoz satabilir miyizin peşinde koşuyoruz.

Denizli’nin 3 yıl önce kişi başına geliri 10 bin dolardı. İki yıl önce 9 bin 900’e, geçen yıl 9 bin 800’e düştü. Bu yıl da 9 bin 700. Bu net bir tablo. Belki az gibi görünüyor ama artık iniş başlamış. Orta gelir tuzağı deniliyor buna. Gidin komşunuzun kapısını çalın, bilançosu artı veriyordur. Fakat kendimizi doğru geliştirsek o bilanço çok çok daha fazla artı verecek.. O artı ile yatırımlarımızı yapabileceğiz, işimizi büyütebileceğiz. Ama bugün yatırım bile yapamıyoruz. Ana problemimiz bu bizim şu anda.

15-24 YAŞ ARASI İŞSİZLİK TEHLİKE

Başlamışken şunu da dillendireyim. Bizim 15 ile 24 yaş arası işsizlik oranımız yüzde 24. Nüfusun dörtte biri ne okuyor ne çalışıyor. Esas tehlike bu. İnanılmaz bir rakam. Geleceğimiz büyük sıkıntıda. Çalışanlar için de ne kadar katma değerli çalışıldığı şüpheli. Oraya girmiyorum. Biliyorsunuz istihdamın tanımı değişti. Evlerde torunlarına bakanlar da istihdamın içinde. Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerde olmayan ama bizde benzin istasyonlarında pompacı olarak çalışanlar da istihdama giriyor.Şehrimizin en önemli problemi bu. Gelecek günlerimiz biraz soru işaretli şu an.

“KİM YANLIŞ YAPIYORSA MUHALİFİZ”

Siz aynı zamanda DESİAD’ın başkanısınız. O pencereden de bakarak son sözlerinizle sohbeti bitirelim isterseniz…

Denizli Sanayici ve İşadamları Derneği’nde belli bir yaşın üstünde, belli bir hayat tecrübesini biriktirmiş insanlar olarak kendimizin ve çalışanlarımızın iaşelerini etik kurallar içerisinde yönetmeye çalışan bir topluluğuz. Yaşımız ve olgunluğumuz, biriktirdiklerimiz itibarıyla da bir başka perdeden bakmaya başladık artık hayata. Kendimizle artık alay edebiliyor, dalga geçebiliyoruz, keyif alıyoruz birbirimizden. Derneğimizde herkes ciddi işler yapıyor. Ama artık demlenme süreci de yaşıyorlar. Bu çok güzel bir şey. Üyelerimiz neredeyse tamamı kendi farkındalığını biliyor. Bunu çocuklarına, torunlarına aktarmaya çalışıyor. Politik yapı olarak baktığımızda, bugün ülkemizde 4 ana başlık olarak, HDP’yi de koyarak 5 diyelim. Hemen hemen her partiden üyemiz var. Bu mozaiği çok önemsiyoruz. Bu mozaiği yönetimimize de taşımaya özen gösteriyoruz. Çünkü bazen aynı mahallenin çocukları olunca grup farkında olmadan bir şeyleri kaçırabiliyorsunuz. Birilerinin şeytanın avukatı olması gerekiyor. O anlamda DESİAD hem kendi içinde hem sanayi camiasında hem sosyal çevrelerde bu duruşunu muhafaza etmeye özen gösteriyoruz. Bir cemaatin, bir politik yapının söylemcisi değiliz. Gerçekleri söylemeye devam ediyoruz. İyiye iyi, kötüye kötü diyoruz. Biz muhalifiz. Bizim muhalifliğimiz yanlışa karşı. Yanlışı muhalefet yapıyorsa muhalefete de muhalifiz iktidar yapınca da muhalifiz. İnsanın sorgulayan yapısının olması, analiz yapan yapısının olması onun muhalif olması gerektiriyor. Ülkemizde bugünlerde bu konuda bir gerginlik var. Yapacak da bir şey yok. Bizler duruşumuzu muhafaza etmezsek aile bireylerimize, çalışanlarımıza doğru örnek olamayız. Bu da bizim istemediğimiz bir nokta.

“KÂR SADECE TEŞVİKTEN ÇIKACAKSA PROBLEM VAR DEMEKTİR”

Son dönemde birçok teşvik veriliyor şirketlere. Bunlar önemli, yadsımıyoruz. Fakat şirketlerin karlılığı teşviklere kaldı ise hakikaten bir problem var demektir. Yani işletmeleri motive eden ana teşvik kardır. Karın olmadığı bir yerde siz ne yapsanız bir yere vardıramazsınız ve bu kar sadece verilen teşviklerden çıkacaksa kurguda bir problem var demektir. Bizler teşviki iş alemi olarak yapmayı düşündüğümüz, yapmak için yola çıktığımız yatırımı destekleyen bir unsur olarak görüyoruz. Teşvik var diye bir yatırım yapmıyoruz. Bizim ana motivasyon kaynağımız, tünelin ucundaki ışık karlılıktır. Bu konunun da önemli olduğunu düşünüyorum.