İki kişinin bildiği sır değildir derler oysa buna sahilde yürürken paylaşılan sırlar dahil değildir.
Sahilde yürürken yapılan sohbetlerde köpükler ayak izlerini, denizin sesi de dil izlerini siler.
Ne konuşulduysa dalganın sesi alır gider ve lacivert sessizliğe gömer. Yerin kulağı vardır, denizin sırdaşlığı. Kara kalabalıktır, deniz tenha. Kara sıcaktır, deniz serin. Kara sığdır, deniz derin. Kara gridir, deniz mavi.
Gemiler karaya oturur, denizde yüzer. Kara korkaktır, deniz cesur. Karada kalan emniyet içinde bildiği sığ mutsuzlukla yetinir, öldüğünü fark etmez kendi bile. Denize açılan derin bir mutluluğa kavuşma ihtimalinin cesaretiyle her anı yaşamadan ölmez.
Hedef yoktur; denize açıldığında, hayatın kendisi çıkılan yoldur hani yol yürürken inşa edilir ya işte öyle.
Hayat ve hayata dair, hayata dahil her şey; bittiği ya da gittiği yere kadardır, uçurumla kesilen yollar, çıkmaz sokaklar, denizlere sınır koyan karalar gibi.
Kul kurar kader gülermiş, olsun yine de kurmak güzel.
Kurarken mutlu olur insan, gerçekleşirse belki o kadar değil.
Kavuşmak, ihtimalin katilidir.
İhtimal içinde hep umut taşır, sonsuzluk, bitmemişlik, devr-i daim.
Kavuştuğun an bütün ihtimaller ortadan kalkar, son gelir, bitiş gelir, umut gider, beklenecek gider.
Ve bugün olduğun kimse; bugün ne hissediyorsa öyle davranmaktan başka ne var yapar?
“Bugün içten olacaksam, yarın pişman olmamın ne önemi var” demişti sevgili José Saramago ne sade ve ne güzel bir deme şekli.
Çünkü bugünkü ben en içten haliyle davranıyorsa, yarınki benin tavrından sorumlu değildir, ona inanmak gerek. Sonraki benler için kendime garanti veremem.
Bankaların bile garantisi yokken, duygularımıza nasıl garanti verebiliriz ki?
Her akşam gün başka batar dediğimde, “bu berbat dünyada bu yaşama sevincini nereden buluyorsun” diye sorarlar bana.
Ben de çok sevdiğim bir karikatürü anlatırım: kız bodrum katta gelen geçenin sadece ayaklarını görebildiği demir parmaklıklı bir pencerenin önündedir, rutubet kokusuna alışmıştır burnu. Sabah güneşi solgun perdeyi taciz ederken iki kanadından tutup açıverir perdeyi genç kadın çiçekli yemenisi ve güllü şalvarını dalgalandıran kıvrak bedeniyle, neşeyle şakır;
“Veeee perdeeee, bakalım bugün neler olacaaak!”
Bu kadardır yani her günün, her sabah yeniden doğurduğu ihtimaller, sayısız ümit taşır içinde.
Ve mutluluk dediğimiz, çamurun içinden çıkan papatyayı görmek değil de nedir?
Mutluluk dediğimiz onca kötünün içinde yüzümüze çarpan bir gülücük değil midir?
Hiçbir kötülük ve hiçbir iyilik sonsuza kadar sürmez.
Bu demek değildir ki Denizler’in dört duvarda hapsedilmesine ses çıkarmayalım.
Bu demek değildir ki ölmeyi unutan kifayetsiz muhterislerin, taze hayatlara ipotek koymalarına sessiz kalalım.
Bu demek değildir ki savaş denen fil tepişmelerinde ezilen çimenleri kurtarmak için uğraşmayalım.
Bu demek değil ki hakkı, adaleti hırsızın elinden almaya çalışmayalım.
Bu demek değil ki benden sonra tufan.
Bu demek değil ki kafamızı kuma gömüp popomuzla yaşayalım.
Değil bu değil!
Yaşama sevinci, yaşayamayanların üzüncünü görmemek değil.
Sevinç olmazsa hüzün katlanılmaz olur.
Gülmeyi unutursak, umudu nerede buluruz?
Doğum ve ölüm arası koyulan mesafedir yaşam.
Yoksa neden doğsundu insan.
Başkasının acısını görmek, kendi sevincini utanca boğuyorsa neden tek geliyoruz dünyaya.
Toptan doğup toptan ölelim.
Başkasını umursamak, kendimizi umursamanın önüne geçerse bu da hayatımıza ihanettir.
Hayat üçü bir arada lezzettir doğum, yaşam, ölüm.
Ve bu üçlü lezzetin içinde sevinç ve hüzün, tarçınla zencefil kadar kardeştir.
Anlam
böyle bilmezdim cümle âlem kapısını
dostun bahçasına bir hoyrat girmiş
bana söylemediler
öğrendim söylemezler dostun yarasını
göstermezler ahın kalbini
burada başlar insan olmak
kuş kendi uçtu
balık kendi yüzdü
bana sen öğrettin her şeyi
sende başlar insan olmak
Mehtap MERAL