“Hani İstanbul’un o ardı arkası gelmez kapalı günlerini bilirsiniz. Güneşin doğacağı tanyerinde, bir kadavra ağartısı peydahlanır. Sanki gece, günün doğuracağım derken onu düşürmüştür. Gün ölü doğar. Gece karanlığının az çok ağarmasından ibarettir gün. Gök ne karadır ne de ak, renksizliğin ta kendisi olan beti benzi kül bir kurşunidir hem de kurşun gibi ağır oturur insanın gönlüne”
Bu nasıl bir anlatımdır; her kelimede kalbimize gösterir gözleriyle görüp, yüreğiyle söze döktüğünü. Balıkçı yani Halikarnas Balıkçısı yani Cevat Şakir Kabaağaçlı böyle başlıyor ceza yüzüyle verdikleri ama ona ödül olan **Mavi Sürgün’ü anlatmaya.
Kendi sürgününün onu nasıl hayatının anlamına götürdüğünü cümle cümle işlerken içimize, bizi de kendimizle yüzleşmeye oturtuyor biz farkına varmasak da.
İnsanın doğadan kopma ısrarındaki yanlışı gözümüze sokuyor.
“Yaradılışın yarattığı ota, ağaca, insana yani yavrularına verdiği bir sevinç ve mutluluk vardır, onu özlüyordum. İnsanlar doğayı yeniyoruz diye daha büyük bir sevinç ve mutluluk peşine düşmüşlerdi. Kimdir yaradılışı yenen? İnsan beyni mi? O da yaradılışın bir yaratığıdır.”
Mavi sürgüne giderken her gördüğü kişi, karşılaştığı olay ve geçtiği yöreler hakkında aklından geçenleri çırılçıplak önümüze serivermesi, ayıbın doğallık ve çıplaklıkta değil, suni giydirmelerle olanı olduğundan başka göstermekte olduğunu ekiyor aklımıza.
“Dağ adamları ve denizcilerin bakışında engin ufukların anıları oluyor, uzun oluyor onların bakışı.”
Uzun bakışlı adamların hayatlarına kuş bakışı göz atıyoruz Balıkçı’nın şiirin közünde demlenmiş satırlarında.
Satır aralarında Dante’den Shakespeare’den Homeros’tan lezzetler buluyoruz. Antik Helen tanrılarının melek ve şeytan taraflarından haberdar oluyor, efsanelerin ucundan tadına bakıyoruz.
Yani enfes bir Akdeniz mutfağını gözümüzle tadıyor gibiyiz Balıkçıyla satırların üstünde sandal sefası yaparken.
Karakterini ve hayata bakışını görüyoruz Balıkçı’nın filtresiz anlattığı yaşanmışlarda. Doğayla göbek bağını kesmemiş, onunla siyam ikizi olmuş bir mavi sevinçle gözümüz, gönlümüz aydınlanıyor.
Asaletin aristokrasiye doğmakla elde edilmediğini, doğarken içinde getirildiğini anlıyoruz.
Kibar kalem efendisinin; hiç hak etmediği halde idamla yargılanıp neticede Bodrum gibi şeytanın bilmediği ücra bir kırsala sürgün edilmekle kalmayıp, İstanbul’dan şuncağız kasabaya neredeyse 6 ayda o karakol senin bu karakol benim eziyetle gezdirilerek, tren, beygir, yayan sürüklenerek teslim edilmesini biz içimiz sızlayarak okurken; onun her geçtiği yer, karşılaştığı kişi, hatta tahtakuruları ve ocak böceklerini bile hikâyeleştirip anlatmasına tanık oluyoruz. İsyan etmiyor (çünkü jandarma koluna girmişken isyanın sadece nefesini tüketmek olduğunu biliyor) ve gördüğü her yeni doğa parçasını hayatı yeniden keşfetmiş gibi bağrına basıyor.
Kurduğu yatay ilişkiler yumuşak karakterini sıcacık ortaya koyuyor.
Doğayla yani kendi deyimiyle yaradılışla baş başa olmak kendiyle baş başa olmak gibi geliyor ona. Çünkü kendisi yaradılışın kopmamış parçası, aslında hangimiz koptuk ki? Sadece kopmuş gibi yapıyoruz bize dayatılan tek tip davranış kalıbı içinde.
“İnsanlar yalnızlıktan kaçarlar, insanları sevdikleri ve onlarla birlikte bulunmak istedikleri için değil. Ama yalnızlıkta kendi boşluklarıyla yüz yüze kalırlar, canları sıkılır da onun için.”
Kitabın içinde yüzerken bir yandan Arşipel, Salmakis, Zefiros gibi kulağı okşayan enfes fonetik harikası kelimelerle gözümüz bayram ediyor öte yandan Hermafroditos, Marsyas söylencelerinden birer kaşık tadıyor mitolojinin antik lezzetinde sığ dünyalardan sıyrılıyoruz bir anlığına Balıkçı’nın kılavuzluğunda.
Ağustos böceğinin La Fontaine’in acımasız alaycılığına kurban edilmiş trajik “var oluş için yok oluş” hikâyesini okurken ıslanan gözlerimize; tarlakuşunun cani insanoğlunun elinden neler çektiğini okurken hıçkırıklarımız yoldaşlık ediyor.
Yaradılıştan koptukça insanlığımızdan uzaklaşıyoruz ve kibrimizde boğulacağımız zamanların ne kadar yakın olduğunu fark etmiyoruz.
Anlam taşıyan manzaraları görmek için doğanın yamacında olmak gerektiğini anlamaktan uzağız.
Son söz Balıkçı’nın sımsıcak cümleleri olsun;
“Dolaylarımdaki yaradılışın-ister yabanıl, ister evcil- bir çekiciliği vardı. O çekicilik neydi bilmiyordum ve bilmiyorum. Manzara anlam taşıyordu. Zaman oluyor büyük bir entelektüel sevinç duyuyordum. O sevinç belki bir dağ tepesinden günün bir ocak üstünde doğuşundan, bir koğuş penceresinde yapayalnız dururken görünen ay ışığından, ta uzaklarda bir başına duran bir köylünün birisini çağırırken işitilir işitilmez sesinin cızz edişinden insana geliyordu.
Bir an varız bir an yokuz.
Bunlar büyük şeylerdi. Neden duygu taze çıkıyordu? Belki o dakikada görülen manzarayla insanın duyuş düşünüş ritmi birbirine tastamam uyuyordu da onun için.”
HİKÂYE
Balıkçı hikâyesidir
yazmak istediğim bundan sonra
Yaralanmış bir ağı
umuda sarıp, tedavi eden
gün kurusu ellerden
yosunu sararmış gözlerden derlediğim
Taaa uzaktan
kulağıma ilişen pancar motor sesidir
yalnızca duymak istediğim
ta ta ta ta ta ta
Salih Reis'in mi
Çeyrek Efe'nin mi ayırt edebildiğim
Mavinin sarhoş şarkısıdır içimde çalkalanan
yeşil sürmedir gözüme çektiğim
iyot kokusudur üstüme giyindiğim
Tek derdim bundan böyle
yırtmak denizi seher vakti
ve dikmek mehtaba hissettirmeden
Hadi bir derdim daha olsun
geceden ektiğim yıldızları toplamak
sabah henüz gençken
kimse görmeden
Yazmak istediğim
yazarkensırtıma geçirdiğim
bir balıkçı hikâyesi
Aylin MÜFTÜLER
**Mavi Sürgün/ Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)- Bilgi Yayınevi