“Gerçeğin gücü böyledir, tıpkı iyilik gibi kendiliğinden yayılır”
Umberto Eco / Gülün Adı
Böyle mi sahiden?
Gerçek doksan dokuz kat şiltenin altında gizlenen nohut tanesi gibi. O nohut tanesini hissedebilen, fark edebilen kaç kişi var? Gerçeğin kendiliğinden yayılmayı bırak kendini gösterebilmesi bile mucizeye dönüştü. Yapay zekâ da çıktı hah tamam şahtı şahmaran oldu. Biz Mevlana’yla gerçeğin içindeki hakikate varmaya çalışırken şimdi bırak hakikati; gerçek ne, hayal ne, gördüğüm ne, bildiğim ne, bana söylenen ne bana gösterilen ne bilmen mümkün değil.
Masumiyet müzelerde ancak zaten masum değiliz hiç birimiz de hiç olmazsa arayanın bulma ihtimali vardı bir çocuğun kalbinde.
Çocuğun kalbinde kırıntısı kaldıysa tabii çünkü çocukları da akran zorbası yaptı başımızın belası kapitalist sistem.
“Faşizm, insanlar arasındaki ilişkide başlar ve ben anlatmak istedim ki savaş ve barış yoktur hep savaş vardır. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak yani bizim barış dediğimiz şey üzerine çünkü bu gerçekte savaştır… Gerçek savaş adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar.” diyor Ingeborg Bachmann.
Malina romanında da iki kişilik faşizmi anlatıyor zaten.
İki kişi arasında, ailede; toplumun dayattığı normlara göre “normal” çocuklar yetiştirmeye çalışırken,
işyerinde koltuğumuzu korumaya çalışırken, arkadaşlığımızı başka arkadaşların tehdidinden sakınırken, sevgilimizi, eşimizi zapt etmeye çalışırken farkında olmadan faşizmin dibini bulmuyor muyuz?
İlk dört ayda bebeğin çağırdığı anda gelmeyen anne memesine hasetlenmesiyle başlıyormuş bu minimini mikro faşizm Melanie Klein’a göre.
Dikkatle baktığımızda çok doğru geliyor. Ta o zamandan; yaşlılığımızda ölmek isteyip de ölemediğimiz zaman toprağa duyduğumuz hasete kadar uzanır.
Bu durumda faşizm sadece iki kişi arasında değil kendi kendimiz arasında da var demek ki!
Mademki Bachmann barışın aslında savaş olduğunu söylüyor ben de barışın savaş çıkarmama savaşı olduğunu söyleyebilirim.
Bachmann devam ediyor Malina’nın girişinde;
“Artık savaş cephelerde değil insanların iç dünyasındadır. En büyük hedef, insanları iç dünyasında yıkmaktır. Bu yıkım ve cinayetler, günlük hayatımızda yer alır. Büyük savaşlar ve kıyımların temeli günlük hayattaki küçük manevi cinayetlerdir.”
Mesele şuraya geliyor; her şey sende başlar!
Yok yok korkmayın kişisel gerilime girmeyeceğim.
Mesele; her an davranışlarımızın farkında olarak mikro faşizmi yani bireysel ilişkilerde uyguladığımız faşizmi idrak edip bunu daha sosyalist, eşitlikçi ve farklılıkları kabullenici tavırlara evirmek.
Farklılıkları kabullenmemek de faşizmdir çünkü.
Kendi kafanda kurduğun dünyayı hakikat sanmak ve onun dışında olan her şeyi yok saymak da faşizmdir.
Bu mini minnacık faşizm tozlarını üfleyebilmek için de sorgulamak gerektir.
Her an ne yaptığımızı sorgulamak; gerek o davranışta bulunurken- ki bu en iyisidir çünkü hiç yapmıyoruz dersek yalan söyleriz- veyahut da gece kendi kendimizle ettiğimiz filtresiz, makyajı temizlenmiş sohbetlerde.
“Sorgulama, düşünmenin dindarlığıdır” der Heidegger.
Pek çok müftüden mürekkep bir aileden gelmeme rağmen; sofuluk, dindarlık hiç bana göre olmadı ama Heidegger’in tanımladığı; aklım ve kalbimle yaptığım ibadet!
reflü
her şey yavaşça batıyor
güneş gök yıldızlar dünya
hayatın kıç tarafındayız
henüz yukarıda olmanın rahatlığı içinde
düşene hemen yabancılaşıyoruz
herkese biraz tuzlu su
sonrası bir ölümü aksırmak
yükseldikçe inkârın reflüsü her acıya bir bahane
her gidene bir hafıza insan olmak ağrılı bir şey
düşün ki bir yıldız kabuğuyum ben
ışıldayan bir acı
nereye yamasan kırmızı kırgın ağrılı
eğleniyor musun tanrım
işte, dönüp durduğumuz yuvarlak
hiçbir yere gidemiyoruz
sallandıkça ölü kuşlar gibi üst üste
avlamak öyle kolay bizi
Elçin Sevgi Suçin / Paralize Zaman Diyalogları