Kâbusumda yüreğimi kaldıran ne varsa onlarla kahvaltıya oturmuşum.
Distopik bir filmde kalbimi sıkıştıran ne varsa onlarla karanlıkta filmin devamını yaşıyorum.
İnteraktif bir trajedi izliyorum, beni ne zaman sahneye alacaklar diye iç ezikliğiyle beliyorum.
Ölüm sıradan, yasa vakit yok. Kalbim ve ciğerim, eli kulağında taze ölülerin tutulamayacak yasına yer açmakla meşgul çünkü.
Her şey siyah bir camın ardında renksiz, ürkütücü!
İrkilerek izliyorum kollarımla kendimi sarmışım.
Şefkat öksüzü dünyada kendime şefkat gösteriyorum.
Camın bir düğmesi olmalı, kapatma düğmesi olmalı, yok!
İzletiyorlar zorla; BİZ kitabında bir kahramanım, sahne sahne Yevgeni Zamyatin yazıyor beni.
Küçük Prens’le bir yılda bütün dünyayı dolaşarak ömrümü bir yıla sığdırmak ve sarı bir yılan kardeş marifetiyle yıldızıma yerleşmek istiyorum.
Yüreğimin istiap haddi doldu, insanların hadsizliği yüksek atlama rekorları kırmada.
Hadsizlik korumasız kılıyor beni, seni, onu, hepimizi.
Minicik ekranda bir tuşa basarak kim olduğumu bildiğini sanan, senli benli olabileceğine inanan, zaman mekân fark etmeksizin beni taciz etme hakkını kendinde bulanların oluşturduğu bir hadsizlik ülkesi artık bu kocaman sandığımız minicik dünya.
O minicik dünyayı koca bir evren kadar çirkinlikle doldurmayı başarmış, insan olmakla köle olmak arasındaki çizgiyi çoktan aşmış yaratıklar halinde vadeyi doldurmayı bekliyoruz.
Bizden sonra tufan! Nasılsa yeni bir Nuh gönderir yaratan!
Ne 2000 yıl yaşayacak taştan ruhlar bırakıyoruz ardımızda, ne söylenecek güzel bir söz, ne koklanacak çiçek, ne çıkılacak dağ, ne okşanacak kedi…
Bize çizilen ekranların camından, bizim için yazılan korku filmlerini izliyoruz ve korkmuyoruz ta ki cam kırılıp film evimizin içinde çevrilene kadar. O zaman da başkaları bizi cam ekranın ardından korkmayarak izliyorlar.
İşte ben de ömrümü yıl denen döner kutunun içine sığdırıp Küçük Prens’in peşine takılmak istiyorum bu yüzden.
İstiyorum da tam gidecekken Orhan Veli tutuyor kolumdan;
“Bakakalırım giden geminin ardından,
Atamam kendimi denize dünya güzel” diyor
peşinden Shakespeare eteğimden çekiştirip;
“Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var ya o koyuyor adama” derken gözüm arkada oğluma takılıyor, kedilerime…
sonra duruyorum.
Kalıyorum öylece hadsizliğin içinde kendimi kirlenmiş hissederek.
Kirlenmiş bütün dünyada kaçacak temiz bir yer yok bir çocuğun kalbinden başka.
Oraya girip saklanıyorum aklanmayı umut ederek.
ELLERİNİZE VE YALANA DAİR
Bütün taşlar gibi vakarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır, kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
renk yalan söylüyorsa
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.
Nazım Hikmet RAN