“21. Yüz yılın başında çekilen toplum videosunda bireysel kavgaların, gergin davranışların, kötü dalaşmaların öne çıktığı görülmektedir. Ekrana bakanlar, insanların sükûnetini yitirdiklerini, zarafeti unuttuklarını, empati noksanlığına düştüklerini, tercih ve düşüncelerini sakince ve saygıyla tartışma kültüründen uzaklaştıklarını görürler.
Oysa ülkenin sağladığı zengin olanaklar, ulusun temel gelenekleri ve halkın sahip olduğu nitelikler daha huzurlu ve kazançlı bir toplum yaşantısının mümkün olabileceğini göstermektedir. Düşünce, davranış ve değer farklarımız da olsa sonuçta hepimiz aynı evi paylaşıyoruz.
Bu evin tapusu Lozan’da alındı, kadastrosu Misak-ı Milli ile saptandı, içinde nasıl oturulacağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile belirlendi. Bu anayasa Türkiye Devleti’nin bir cumhuriyet olduğunu söyler. Cumhuriyet’in niteliklerini ‘ insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti’ olarak tanımlar. Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu, dilinin Türkçe, bayrağının beyaz al yıldızlı bayrak, milli marşının İstiklal Marşı, başkentinin Ankara olduğunu açıkladıktan sonra bu sayılanların hiçbirinin değiştirilemeyeceğini, değiştirmek ne kelime, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini kesin olarak bildirir.”
Reha Tanör’ün Ud Çalan Kadınlar kitabında hal-i pür melalimiz ve dahi kati, sarsılmaz 4 maddemiz
pırıl pırıl anlatılmış yukarıdaki cümlelerle.
Bu evi ecdadımız kanıyla canıyla inşa etmiştir ve hepimizi bağrında büyütecek kadar da hem toprağı hem gönlü geniştir bu evin. Her penceresi başka bir renge açıldığında evin kültür zenginliği göz kamaştırır. Her odadan başka bir musıki okşar kulaklarımızı. Her odadan başka bir lisanda dökülür mısralar ve bir büyük mozaik şiir yaratılır sofada. Bütün odalar o sofaya açılır ve bizim Egemizde buraya hayat denir. Evet gerçek anlamda da hayattır oraya odalardan dökülenlerin meydana getirdiği, renk-ahenk bir hayattır.
Ama o hayatta herkes evin ortak dilini konuşur ve herkes o dilde anlaşır. Kendi dalında kendi kuşdilini öten bülbül, ormanda ormanın şakımasını öğrenir ki tüm ötüşleri anlayabilsin.
Evin hayatı herkesi kucaklayacak kadar ferah ve şefkatlidir ve o evde yaşamak isteyen her kültürden insan da o evin kurallarını kabullenmeli ve dilini öğrenmelidir. Herkes kendi odasında istediği lisanca konuşabilir isteyene de öğretebilir lakin hayata çıktığında o evin dili hayatın dilidir.
Evin tapusu, topraktaki milyonlarca şehidin koynundadır. Satılamaz, kiralanamaz, devredilemez, intifa hakkı teklif edilemez.
Evin tapusunda yazılıdır Dört Kutsal Kural ve ne evin kâhyası ne yöneticinin keyfinin kâhyası ne de hayata açılan odalarda yaşayanların herhangi birisi bu kuralardan birini dahi değiştirmeyi teklif etme hadsizliğinde bulunamaz. Kimse “benim borum öter bu evde” deme hakkına da sahip değildir. Her odada yaşayan yaşar ve sonraki nesline odasını devreder ve döngü böyle daim olur.
Ne derdi Ruhi Su sazıyla sözüyle;
“İnsan olan insan gelsin beriye
Kimi kara, kimi çalar sarıya
Aslolan hayattır, bakma deriye”
Her evde olduğu gibi bizim büyük evimizde de geçimsizlikler, hırlaşmalar olması gayet doğaldır ve olacaktır da. Peki evlerde bu hırlaşmaları kim hafifletir ve kapışmaları kim sona erdirir, kim çözüm bulur?
Evin annesi, tabii yani kadın! O zaman bu evde de kadının evin gerçek anlamda yönetici olması sağlanmadıkça hır gürler hep adam adama girişme şeklinde yumruklaşmalara dönmeye devam edecektir ve asla çözülmeyecektir. Bu hır gürlerin keşmekeşi arasında gemisini yüzdürenlerse kadını bilhassa göz önünden ve idarecilikten uzaklaştırmayı tercih ederler ki gemilerinin önüne taş koymasın. İşte evin gerçek sahipleri yani yönetenleri değil de o hayatta yaşayanları bu gerçeği idrak edip, erkekleriyle birlikte kadının hakkı olan kıymetin teslim edilmesi için var gücüyle çalışmalıdır.
Bu evin, annesiyle birlikte aile fertlerinin tertemiz bir hayatta yaşaması bu evi kuran ecdada verilmiş bir namus sözüdür ve tutulmalıdır hele ki büyük zaferin 103. yılına geldiysek akan asil kanlar bunca zamanda tekrar damarda toplanmış olmalıdır ve muhtaç olduğumuz kuvvet bir çocuğun masumluğunda kan kardeşi olmak üzre akmalıdır.
Hem kim çıkabilir ki çocukluğundan dışarı?
DÖRT YAPRAKLI ÇİÇEK
Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Oynamamız bundandır
Kara toprakla binlerce yıl.
Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Bundandır sevmemiz
Kraz ağaçlarını.
Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Kardeşliğimiz bundandır
Mavi sularla binlerce yıl.
Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse
Bundandır inanmamamız
Kocaman bombalara...
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
*** 103. Zafer yılı anısına 30 Ağustos 2025 Cumartesi akşamı Laodikeia Antik Kenti Amfi Tiyatrosunda Saat: 21:00’de çok kıymetli orkestra şefi Cem Mansur yönetiminde TUGFO gençli orkestrası konserini sakın kaçırmayın. Denizlikultur.com sayfasından ücretsiz bilet temin edebilirsiniz. Söndürülmek istenen bu coşkuyu hep birlikte ateşleyelim.