Ekim’in yirmi yedisi!
Ekim, dört mevsimi kalbinde taşıyan geniş yürekli yıl parçası.
Solmaya direnen Karadeniz asmasının zümrüt saçlarını başıma sererken bu yazıyı yazıyorum; gözümde rüzgârın, topluma rağmen okumakta ısrar ettiği sela ile kaldırdığı intihar etmiş yaprakların cenazeleri ve kulağımda yaprakların giderken dünyaya Davud’un avazesi gibi saldıkları gevrek veda hutbeleri.
Oysa bir saat önce denizin ılık davetine karşı koyamadan, mavi senfonide yitip gitmiştim üstüm başım şeffaf hışırtıyla bezeli.
Senfoniye düşmeden önceyse dağlarla dertleşmedeydim başları efkâr içre bulut bulut, dertlerinden içim üşümedeydi, sırtımda hırka, ellerim titremedeydi.
Eylül mahsulü kediler kâh birbirine sokulup can üflemedeydi, kâh güneşe göbek açıp demlenmedeydi.
Ekim, güzün en renkli nöbetçisi.
Ekim, yılın en meşgul vestiyer bekçisi.
Askısında atletten kabana her kıyafetin yedeklisi!
Ekim ölümü hatırlatırken anın kıymetini aklımıza çakan hafıza kaydı gibi.
Ölüm ve hayatın, süs havuzunun devri daim suları gibi yer değiştirdiği ve bazen hangisini gördüğümüzü ayırt edemediğimiz raddede birbirine benzeyen bu iki kavramı tek yumurta ikizi gibi rahminde taşıyan ekim.
Ekim bu yıl çok yakınımdan bir annenin evladını sarmalayıp götürdü rüzgârın yapraklara kıldırdığı cenaze namazıyla.
İşte orada bir an ile diğer an arasına ne kadar derin ve geniş bir boşluk sığabildiğini gördüm.
Ölçemem derinliğini ve genişliğini, benim boşluğum değildi ama çok yakınımda bir boşluktu.
Kimse o boşluğa sahip olsun istemem.
Pişmanlıkların o boşluğu ne çok büyüttüğünü bilirim o kadar.
Söylenemeyenlerin o boşluğu derinleştirdiğini bilirim o kadar.
Gururun o boşluğun çeperini nasıl ince ince bilediğini ve yüreğin dokunduğunda acı acı kestiğini bilirim o kadar.
Haklı çıkmanın o boşluğu kapatmaya yetmediğini bilirim o kadar.
Ölümün giden değil kalan için olduğunu bilirim o kadar.
Her an ve bir sonraki an arasında ortaya çıkmaya hazır bir boşluğun saklandığının bilincinde olmanın yaşama dürüst davranmak olduğunu öğrenmekteyim.
Acıyan yerimiz ve acıkan yerimizin ayrı bölgelerde olduğunu hatırlayarak yaşamanın da ölüme dürüst davranmak olduğunu öğrenmekteyim.
Öğretmenlerim hayat ve ölüm.
Öğretmenlerim gözyaşı ve kahkaha.
Öğretmenlerin tebeşiri ise dost eli, omzuma sıcacık dokunan!
Bazen memlekette bazen gurbet elde, bazen Ege’nin bu kıyısında bazen öte yakasında!
Ekim ne gönlü geniş aysın sen; hem ölüme hem hayata dürüst davrandım elimden tuttun da aşk olsun sana aşk olsun!
Bu yakada ölüme, öte yakada hayata dürüst davrandım.
Bu yakada yüklendiğim kederimi öte yakada yıkadım yudum, seyrelttim.
Komşu elinden uzo da beyazladı, dost elinden rakı da Ege’nin sularında.
Aynı denizin mavisinde ıslandık aynı güneşin sarısında kuruduk.
Ölüm de bizdendi, hayat da.
Bir an ve bir sonraki an arasındaki boşluk hep vardı, uyuyordu sadece korkmaya gerek yoktu.
Ne zaman uyanacağını bilmiyorduk o kadar!
Bizi bekleyen bazen parlak bir hüzün bazen buruk bir sevinçti, ikisi de ömre dahil!
EGELİ
Ege'nin mavisinde yıkandık
imbatında kuruduk biz
karşının kumunu üfledi
buzukinin telleri
bağlamanın ciğerine.
kalimer(h)a(ba)
halay çektik sirtakiyle,
rakı da aklandı
Ege’nin suyunda
uzo da.
içtik Tür(gre)k kahvemizi
adalara kapattık fincanı
falımızda muhabbet çıktı.
kız verdik, oğlan aldık
seviştik de
savaştık da
Kanımız aynı maviye aktı
ama bitti
bitmeli
dostluk baki
endaksi?