“Tanrı gerçekten var mıydı yoksa hükümdarların güç, mevki ve kendi halklarını soymak için inandırdıkları bir sembol müydü? Yeryüzündeki görüntüyü gökyüzüne yansıtmışlardı. Bilmek istediğim tek şey vardı; geceyi, sabahla buluşturabilecek miydim? Ölümün karşısında mezhep, iman ve inanç! Hepsi ne kadar zayıf ve boştu. Muhtemelen sağlıklı ve talihli bir toplum için bir tür eğlenceydi.”
Sadık HİDAYET-Kör Baykuş
Aforoz edilmiş İranlı yazar Sadık Hidayet’in 1936’da yazdığı kitaptan bu paragraf. O zaman şah idi mesele sonrasında şeyh. Hele şimdi şeyhdi, şeyhmaran oldu. Mutsuz ve talihsiz toplumlarda eğlence değildi Tanrı’yla aldatılmak.
“Her çeşit acıyı görmüştüm ama boş geliyordu artık. Çünkü kavramlar ve anlamlar vardı. Ben ayak takımının arasında bilinmedik ve tanınmadık bir ırka ait olmuştum. Ne tam anlamıyla canlı ne de tam anlamıyla ölüydüm; sadece ölümün kenarında geziniyordum.”
Hayatları iki dudak arasında bir emirle şekle giren insanlar için dünya kederli bir ev haliydi göğüste derin ıstırap hissettiren.
Bugün minicik ekranlara dizi film kıvamında sığdırdığımız savaş karelerindeki kederli ev hali ve duyulan ıstırap, yanı başımızdaki gerçeklerdir. Savaş diyemesek de istila ve kör döğüşü de cehennemin içindeki insan için aynı ıstırabı verir. Sebep ne olursa olsun sonuç aynıdır ateş altındaki halk için.
Zengin ve güçlü ailelerin şımarık çocukları, fakir köy çocuklarının telden arabalarına, bez bebeklerine göz dikmiş, onların sokaklarında tepinmekte.
İki canavar ruhlu çocuğun oyuncak savaşı, koca bir dünyanın mezarını kazmakta.
Neden hep dünyanın ortasındaki iman çukurunda açılır Gayya Kuyusu?
Halbuki Tanrı’yla konuşabilen ırklar onlar, Arapça biliyorlar, Sadık Hidayet’in dediğince!
O vakit ya dillerini doğru konuşmuyorlar ya da Tanrı’yla nasıl konuşulacağını bilmiyorlar.
İşte bu sebeplerden birinden ötürü şımarık zengin çocukları kolayca onların elinden fakir oyuncaklarını alıyorlar. Hem o oyuncak telinin madenine sahip olmak istiyorlar hem de ezmenin yakıcı hazzını tatmak.
Bu yakıcı haz, çok uzun bir fitilin ucundan tutuşturmak gibi sonsuz ve doyumsuz! Fitilin dolanarak geçtiği bütün topraklar o aleve kavuşacaklar. Bu çocukların yalandan şekerlerine kanmayan ülke, fitili kesip atabilir ve zincir orada kırılır. Kimde Küçük Mustafa’nın yüreğinden bir parça varsa tarladaki kargayı da o kaçırır.
Sürekli yalanlarla, sahte bilgilerle, insanların hayatlarıyla oynamak pahasına yazılan senaryolarla kalbimizi ve zihnimizi, etrafımızda dolanan ateşlenmiş gerçek fitilden uzaklaştırıp uyutma çabası, elindeki tel oyuncağı vermeye çoktan razı olmuş basiretsiz köy çocuğunun köylü kurnazlığıdır.
“Oysa yalan söylemeyen tek şey ölümdür”
Bütün bu olanları yazıp yazıp terennüm etmek, bitmeyen bir şarkının sağır ve kör dinleyiciye icra edilmesinden başka bir şey değil belki.
Sadık Hidayet’in cümleleri sebebini daha iyi açıklar bu kısır döngünün;
“Benim için diğerlerinin neyi bildiklerinin ya da bilmediklerinin önemi yoktur hiç. Sadece ve sadece yarın öleceksem bunun kendimi bilemeden olmasından korkarım. Çünkü yaşamda kazandığım tecrübelerde, benimle insanlar arasında aşılamayacak dehlizler olduğunu fark ettim. Mümkün olduğunca susmalı ve mümkün olduğunca fikirlerimi dile getirmemeliydim. Eğer şu an yazmaya karar verdiysem sadece kendi gölgeme takdim etmek için yazıyorum.”