“Ağır gündelik çalışmaya bile, yaşamak için zorunluymuş gibi ateşli bir tutkuyla ve düşüncesizce kendimizi kaptırdığımızı hepimiz tek tek anlardan biliyoruz çünkü aklımızın başımıza gelmemesi daha gerekli görünüyor bize. Bu telaş hepimizde var çünkü herkes kendinden firarda!”
Ortalama bir hayat, iyi ihtimalle hepi topu Dört Bin Hafta sürer diyor kitabına bu süreyi isim ve konu olarak seçen Oliver Burkeman! Nietzsche’nin yukarıdaki sözlerini de bu kitapta alıntılamış.
Neredeyse her satırının altı çizerek okudum kitabı.
Ve bu Dört Bin Haftanın en güzel şekilde değerlendirilerek ömrü tamamlamanın tek yolunun;
hayatın sonu olduğunu ve her anın bu sonu getirebileceğini tüm hücrelerimizle hissedip, idrak etmek olduğunu söylüyor. Yani her anı son anmış gibi yaşamak mottosu ve klişesinden ziyade o anın her an gelebileceğini iliklerimize kadar hissetmenin hayatımıza samimiyeti getireceğine inanıyor.
Hayat heybemizi bir sürü yapılması gerektiğini düşündüğümüz -ve bize sistemin ve toplumun düşündürttüğü, dayattığı- iş ve davranış kalıplarıyla tıka basa doldurup, oksijensiz kalmış ömrün arta kalan posasını, ölüme giden yolda peşimizden sürüklüyoruz.
Gerçekten yapmak istediklerimizle, istiyormuş gibi yaptıklarımız ölümüne kapışır.
Bu mış gibilerimizi gerçek sanmamızı sağlayan pek çok etken var;
-bizi zamanın kölesi yapan kapitalist sistem,
-tiran yöneticilerle dolu dünya,
-rahatlık tuzağıyla bizi düşünmekten ve kendimizi dinlemekten alıkoyan teknoloji,
-hızlı yaşayamayıp genç ölmemize sebep tüketim çılgınlığı,
-sadece kendimize yönelip toplumdan uzaklaştıran sadece ben önemliyim yalanıyla yalnızlaştırdıkça kesesini kalabalıklaştıran kişisel gerilim (ben böyle diyorum) piyasası- gerçek kişisel gelişim
üstatlarını ve yöntemlerini tenzih ederim-
-ve kent kaosu içinde doğadan kopuş.
Durduk yere bunların farkına varamıyoruz taa ki gidişiyle hayatımızda dolmayacak boşluk yaratan birini kaybedene ya da kendimiz veya sevdiklerimiz ölümle burun buruna gelene yani Azrail’i ensemizde hissedene kadar!
10 Ekim’de Ankara Garı’nda paramparça olmayı sevgili sevgilimin 10 dakika ile ıskalaması gibi mesela.
Kitapta yer alan İngiliz heykeltıraş Marion Coutts’un eşine beyin tümörü tanısı konması ve 3 aylık ömür biçilmesi üzerine anlattıkları gibi mesela;
“Bir şeyler olmuştu. Bir haber! Olay statüsünde bir tanı kondu. Gelen haber eskiye dair her şeye bir kesik atıyor, temiz, eksiksiz ve kapsamlı bir kesik bu, bir tek konu dışında; yaşadığımız olaydan sonra kalmaya karar veriyoruz, aile bütünlüğümüz devam ediyor.
Bir şeyler öğreniyoruz. Ölümlüyüz! Bunu önceden biliyorduk diyebilirdik ama bilmiyoruz. Aldığımız haber, bir anla diğer bir an arasındaki yerin tam ortasına düşüyor. Böyle bir şey için bir boşluğun var olduğu aklınızın ucundan geçmezdi. Sanki sırf bizim için özel olarak formüle edilmiş yeni bir fizik yasası; diğer yasalar kadar mutlak ama yine de ürkütücü derecede sıradan. Der ki bu yasa;
“Gözünüzün önündeki her şeyi kaybedeceksiniz!’
Peki bu deneyimleri yaşamadan zamanı yönetmeye çalışmaktan vaz geçip, zamanla akmayı öğrenemez miyiz? Yani yaşayarak öğrenmek yerine yaşananlardan öğrenmeyi beceremez miyiz?
Zaman ve hayata karşı samimi olabilmemiz için sadece ölüm gerçeğini, hayatın sonsuz olmadığını dil ucunda değil, yürek derinliğinde idrak etmek gerek.
O zaman her şeyi halletmek, her şeyi yapmak, her şeyi becermek, iz bırakmak, en olmak derdinden sıyrılırız, mecburiyetlerin büyük kısmının aslında mecbur olmadığını anlarız.
En ve her olmaktan vazgeçtiğimizde; yeşilin ve mavinin sadece renk değil ruh olduğunu, içtiğimiz çaydaki demin zihnimizde demlendiğini; çok şeyi farkına varmadan yapıvermekle, az şeyi sindire sindire tadını çıkararak yapmanın ayırdına varırız.
Durmayı öğrendiğimizde, bakışımızı yavaşlattığımızda hiçbir şey yapmadan durmayı denediğimizde, baktığımız en basit şeyde bile mucizeyi görürüz. Olanın olduğu gibi olağanüstü olduğunu idrak ederiz.
Harvard Üniversitesi’nde sanat tarihi dersi veren Jennifer Roberts’ın derste verdiği ilk ödev; yerel bir sanat müzezinde öğrencinin seçtiği bir resim veya heykelin karşısında 3 saat oturup, sadece o esere bakmasıdır. Cep telefonu yok, yemek, içmek yok sadece onu izlemek var.
Dünyanın en zor işi öyle dümdüz durmaktır.
Roberts kendisi de bu deneyimi yaşamıştı Copley’in Sincap ve Çocuk tablosunu izleyerek. Deneyimini şöyle anlatmıştı;
“Çocuğun kulak şeklinin sincabın göbeğindeki tüylerin şekliyle birebir örtüştüğünü ve ressamın hayvan ve insan vücudu arasında bir tür bağlantı kurduğunu fark etmem tam dokuz dakikamı aldı. Arka plandaki perdede rastgele gibi görünen kıvrım ve kırışıklıkların çocuğun kulak ve göz şeklini birebir yansıttığını fark etmem ise 45 dakika!”
“Sabır etrafınızdaki nesnelere adeta çiğnenebilir özellik verir” diyor Burkeman ve ekliyor
“Gerçekliğin hızını kontrol etme hayalinden vaz geçmenin ödülü olarak, sonunda gerçekliğe sıkıca tutunabildiğiniz hissine ulaşırsınız. Yani hayatı olduğu gibi yaşamaya başlarsınız.
Zaman kontrol edilecek bir nesne değil, zaman biziz!”
NE İÇİNDEYİM ZAMANIN
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.
Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil
Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim
Ahmet Hamdi TANPINAR