*“Mutluluk o kadar güzel ki kimde olduğunun önemi yok.”
Bilmem kaç bölümlük dizinin etrafında döndüğü cümle; ne geniş ve derin ve hınçtan uzak, öteki yapmaktan ırak, biz olmaya yakın, anlamanın tam ortasında!
Sen acı çektiğin için başkalarını cezalandırmak istiyorsun!
Evet, öyle oluyor; çok acı çektiğinde başkalarının gülmesi bile seni hıncın içine çekiyor ve onları incitmek için ne yapabilirimin derdine düşüyorsun; kendi acından usulca tebdil-i ruh olarak çıkıp dışındakileri acıtmaya başlıyor zihnin ve kalbin. Duyguların başka duyguların giysisi içinde, her şeyi her tavrı kendine yapıştırıyorsun ve öfken yani acına duyduğun öfken başkalarının gülmesinde patlıyor. Senin derdin öfkenin güdümünde birincilik kürsüsünden inmiyor ve başkalarının derdini yok sayıyorsun. Yaptığın her incitmeyi kendi derdini sebep göstererek aklıyorsun.
“Çünkü ben bu acıyı en yaşadım, yaşıyorum bu yüzden her türlü saçmalığı yapmaya hakkım var ve siz de benim öfke kölelerim; beni hoş görmeye ve bana katlanmaya mecbursunuz!”
Hoş geldin acıların tiranı!
“Hakikat hakkında dürüst olmadığımızı, kendi yaşamlarımızı gerçekten kontrol etmediğimizi itiraf etmek istemiyoruz. Bağımsız olmadığımızı, her zaman bizi aşan bir şeye, içine gömüldüğümüz ve bizi destekleyen bazı fikir ve güçlere güvendiğimizi kabul etmek istemiyoruz. Bu güç tanrı ya da kuvvetli bir insan olmak zorunda değildir. Her şeyi tüketen bir faaliyetin gücü, bir tutku, bir eğlenceye bağlılık, bir yaşam tarzı olabilir. Hepimiz sakin ve güvenli bir yaşam sürebilmek için kendimizi unutturan bir yola, yararlandığımız gerçek enerjiden ve uydurduğumuz yalanlardan habersiz olmaya yönlendiriliyoruz ya da yöneliyoruz.”
Ernest Becker’in Ölümü İnkâr kitabında tespit ettiği gibi bu kendimizi unutturan şeylerden biri de acıların tiranı olmak.
Oysa yas; kendini karanlık odalara ve kalbinin en ıssız köşesine kilitleyerek tutulmuyor.
Duman altı geceler, bitimsiz spor salonları, yok oluşa doğru dizilmiş içki şişeleri, ciğerini söken öfke ve inkâr nöbetleri ve kırdığımız kalplerin uzaklaşan ayak sesleri bizi yalanla kazdığımız kendi mezarımıza boylu boyunca uzatıyor.
Yas, acıyı sağaltmak için tutulur, büyütmek için değil.
Yas, başkasının acısını anlayarak tutulur kendi acını küçümsemeden.
Acıların **ağırşakları kişiseldir her acının ağırşakı başkadır. Başka acıların ipini kendi ağırşaklarınla düzleyemezsin.
Kendi derdinin dermanı başkasının yarasına sürdüğün merhemdedir.
Bir çocuğun şeker kâğıdına sarılmış gülüşünde hafifler acısı insanın.
Bir dostun, sevdaya yolcu ilk buluşmasında kanatlanan kalbi kadar hafifler acısı insanın.
Tanımadığı bir insanın kursağına günlerdir giren ilk lokma ekmeğe vesile olduğu kadar hafifler acısı insanın.
Şefkatle okşadığı bir sokak kedisinin tüyleri kadar hafifler acısı insanın.
Yeşil düşmanına karşı koruduğu 1 ağacın yaprakları kadar hafifler acısı insanın.
Ve başka halkların, insanların acılı ve haklı davalarında yanlarında olduğu kadar sağalır acısı insanın.
Başkalarını umursamaktır panzehiri, kendi acında boğulmanın.
*** Gerçeğin düşmanı olan unutuşun güçlerinden sıyrıldığın kadar özgürleşirsin acılarından.
Mutluluk o kadar güzel ki kimde olduğunun gerçekten önemi yok!
*After Life dizisinden
**Ağırşak: İğrilen ipin düz durması için iğin altına takılan ağırlık.
*** Gülün Adı kitabından
tezgah
yine kapıdayım
ve anahtar elimde
biliyorum arkası yok bütün şeylerin
benimki ölümlü merakı
benimki canı sıkılmış bir çocuğun
bütün boşluklarda
kendini bir anahtar gibi çevirmesi
neyi bulacağını bilen arar mı
kuyunun rüyasını yoran yosunlu su
gömleğim yok, gözlerine tenimi sür
açılırsa beni açılmazsa yine beni
yakup dünyayı değil görmek istediğini
herkes bir şeyler dokur acının tezgahında
Elçin Sevgi SUÇİN