02.02.2023, Perşembe
-1 °C / 9 °C Denizli Hava Durumu
  1. ANA SAYFA
  2. /
  3. ÖZGÜN İÇERİK
  4. /
  5. ÇAL BAĞ YOLU
  6. /
  7. Denizli Turizm Ekonomisi Odağından Eno/Wine Turizmi...

Denizli Turizm Ekonomisi Odağından Eno/Wine Turizmi Olanakları ve Çal Bağ Yolu Projesi – II

A- A+
D20HABER
Yayınlanma: 3 Ocak 2023 Salı - 08:00Güncelleme: 6 Ocak 2023 Cuma - 12:10
Denizli Turizm Ekonomisi Odağından Eno/Wine Turizmi Olanakları ve Çal Bağ Yolu Projesi – II

Denizli ekonomisinin geleneksel sektörler dışında, yeni bin yılın ikinci çeyreğinden itibaren ulusal ve uluslararası ölçekte gelişimini yükseltmeye aday en önemli potansiyel, bölgesel/geleneksel turizm setine dahil edilebilecek alternatif enstrümanlar ve ekonomik değere dönüşebilir kültürel eksenler olarak öne çıkmaktadır. Sözünü ettiğimiz potansiyelin bir tür alternatif turizm değil ama aşağıda üzerinde duracağımız ‘yeni’ güzergahlar kategorisinde yer alan turistik potansiyellerden biri olduğuna vurgu yaparak başlayalım.

DENİZLİ EKONOMİSİ ÜZERİNE

Denizli’nin, Batı Anadolu’yu Orta Anadolu’ya bağlayan coğrafya üzerinde en gelişmiş sanayi kenti olduğu tartışmasız bir gerçektir. Bu niteliğini güçlendiren başka bir özelliği, Pamukkale gibi küresel ölçekte bilinirliğe sahip tarih, doğa ve su kültürü ihtiva eden bir destinasyonu idari ve coğrafi olarak sınırları dahilinde barındırıyor olmasıdır.

Son on yılda, (DSÖ’nün pandemi ilan ettiği 2020 yılı hariç) Pamukkale-Hierapolis ören yerinde ulusal istatistiklerin başına yerleşen ziyaretçi sayıları, kenti endüstriyel gelişmişliği yanında turistik ilgi açısından da ön sıraya yerleştirmiştir. Ören yerinin, 2016-17 yılları hariç, tüm zamanlarının en yüksek sayıda turisti ağırladığı ilgili bakanlık istatistiklerinde yer almaktadır. Ören yerleri sıralamasında Hierapolis ve Pamukkale, özellikle 2019 yılı itibariyle Efes Antik kenti ziyaretçi sayılarını aşarak ulusal çapta rekor kırmaya devam etmektedir. (Ek çizelge Kültür Turizm Bakanlığı istatistikleri)

Bu gelişmelerin rastlantıya veya konjonktüre bağlı dalgalanmalar olmadığının altını özenle çizmek gerekir. Çünkü hem kent hinterlandında devam eden arkeolojik kazılar, hem de elde edilen buluntular ve veriler, bölge tarihine hak ettiği ilgiyi iade etme konusunda önemli bir işlev yüklenmektedirler. Bu durum, uzun yıllar sadece temenni olarak kalan kültür turizminin, ayakları yere basan bir sektöre dönüşmesine imkan sağlamaktadır.

Kent ekonomisinin dinamiklerini köklendiren yakın tarihin gelişmelerine biraz daha yakından bakmak, yaşanan değişim sürecini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Devlet Planlama Teşkilatı 1960 ortalarından itibaren Türkiye ekonomisini planlı gelişme doğrultusuna yerleştirmek amacıyla, 1990 ortalarına kadar, 5’er yıllık toplam altı planlı dönem uyguladı. Bu uygulama dönemleri içinde 1970’li yıllara denk gelen özellikle ikinci ve üçüncü beş yıllık planlar dahilinde öngördüğü teşviklerle, bölgesel iktisadi tercihler bağlamında tekstil liderliğinde gelişmeleri Denizli’de destekledi. Bu destekler, çok farklı sektörel alanlarda yatırımlara dönüşürken, her plan döneminde tekstil fabrikalarının sayısı giderek arttı. Artış trendi, 1980 sonlarına kadar devam etti. 1980’de, 24 Ocak kararlarıyla uygulanmaya başlayan liberal iktisat politikaları, planlı gelişme tercihlerinin giderek değişmesine yol açtı, son plan dönemi ile birlikte artış trendi yavaşladı ve giderek duruldu.

Denizli sanayii, farklı sektörlerle birlikte 1990’ların sonlarına gelindiğinde araçlarının çoğunu tüketmiş ve gelişme dinamiğine ait imkanları büyük oranda kullanmış, yatırımlarının hızı sınırlanmıştı. Aynı yıllarda yapılan çeşitli sempozyum kongre ve kentsel ekonomiyi tartışan toplantılarda ortaya koyulan sonuçlar, söz konusu imkanların evrimindeki tamamlanmayı, hazırlanan raporlarla bariz olarak göz önüne sermişti. (1997 tarihli “21. Yüzyıla Doğru Denizli Sanayi Sempozyumu” ve 1999 tarihli “Denizli Kentleşme ve Sanayileşme Sempozyumu” sonuç bildirileri konuya yeterince açıklık getirecek içeriğe sahip toplantılardan yalnızca ikisidir.) Denizli sanayisine ilişkin imkanlar araçlar ve sonuçlar, sadece farklı iş kollarındaki sektörel pazarı değil, aynı zamanda teknoloji, sermaye, iş gücü ve inovasyonel gelişmeleri de içeriyordu. Bunların yanı sıra, yol açtığı ve sonuçları belirginleşmeye başlayan çevresel-doğal-ekolojik tahribatları ve sonuçlarını kapsıyordu.

TURİZMİN DENİZLİ DİNAMİĞİ

Bu gelişmelerin dışında çok önemli başka bir iktisadi seçenek, kentin uluslararası düzeyde sembolü olan Pamukkale’nin yaklaşık 60 yıldan beri devam eden turistik etkisi ve değeriydi! Devlet destekli yatırım ve gelişme teşvikleri hayli sınırlı, sermaye yatırım hacmi düşük, fakat çevresel etkisi daha az ve daha kapsayıcı sektörel bir alandı. Yatay gelişmeye çok müsait bir karakteri vardı. Kent ölçeğinde baktığımızda yepyeni imkanlar sunuyordu. O imkanlar, ufukta beliren siluetiyle yeniden keşfedilmeyi beklemekteydi. Ne var ki bu alanda beklenen hedeflere bir türlü ulaşılamadı. Zaman içinde gerek merkezi politikaların öngörüsüzlüğünden, gerekse taşraya özgü dar bakış açılarına hapsolmuş yerel yaklaşımların kifayetsizliğinden dolayı, kapasitesinin çok altında verim alınabildi. Geleceğe dönük planlamalardan fazla nasiplenemedi ve Hierapolis-Pamukklae, 1987’den bu yana UNESCO tarafından “Doğal ve Kültürel Dünya Mirası” olarak ilan edilmiş olmasına karşın, başlı başına bir destinasyona dönüşemedi, ‘bizim Pamukkale’ olarak bölgenin gözbebeği olmaktan öte geçemedi, kadük kaldı.

Uzatmadan özetleyelim, bu kadük kalışa etki eden gelişmelerin hikayesi bambaşkadır. Orta yaşa ulaşan kent sakinlerinin çoğu tarafından hatırlanacağını umduğumuz Pamukkale otellerinin kapanış serüveni, söz konusu hikayenin içeriğini oluşturur. Otellerin taşınarak Hierapolis ören yerinin adeta işgalden kurtarılması, aynı dönemde kararmaya yüz tutan Pamukkale travertenleri için de bir kurtuluş olmuştu. 2000’lerin başında, sadece travertenlere odaklanan sığ bir turizm anlayışının değişmeye başlaması, girişte sözünü ettiğimiz enstrümanları keşfedişin de başlangıcı sayılır.

Termal sağlık dahil olmak üzere, günümüzde “Denizli’de turizm” dediğimizde, genel olarak GDK kısaltmasında sembolleşen güneş-deniz-kum turizminin popüler cazibesinden uzak, tamamen kültür turizminin kapsama alnı içinde bir potansiyelden söz ettiğimizi belirtelim. Potansiyel diyorum, konuyu ezberlenmiş Pamukkale turizmiyle özdeş yaklaşımların dışında bir perspektifle ele almak gerektiğini yukarıda ifade etmeye çalışmıştık.

Kış turizmi, doğa turizmi, inanç turizmi, sağlık turizmi vb. turizm unsurlarını bir yana bırakarak devam edelim, klasik anlamda “Denizli Turizmi”nin niteliği kültür turizmi, onun da kaldıracı Pamukkale ve Hierapolis’tir, bunu reddedemeyiz. Ama artık bunu, son yıllarda Laodikeia antik kentinde sürdürülen kazı ve restorasyon çalışmaları sonucu şekillenen eski kentin silueti tamamlıyor. Lycus Vadisi merkezinde temerküz eden bu arkeolojik zenginlik, son on yıldır vadinin tamamını kapsama alanına dahil edecek şekilde genişleme gösteriyor. Vadinin kuzey ucunda yer alan Tripolis antik kenti, yer altındaki muhteşem yapılarının kazılarla yeryüzüne çıkmasıyla, kent turizmine eklemlenmeye hazırlanıyor.

Haberin DevamıReklam

Sözün kısası, Denizli turizmi artık sadece Pamukkale travertenleriyle sınırlanan yaklaşımların prangasından kurtuluyor. Bundan sonraki yıllarda daha çok Lycos (Çürüksu) havzasının tamamı ölçeğinde, kültürel ve arkeo-tarihsel önemi giderek öne çıkan turizm sahasında yoğunlaşacak gibi görünüyor.  Coğrafi bölge, kent turizminin orta vadeli planlamasında, 60 yıldır Pamukkale travertenlerinin yüklendiği misyonu önemli ölçüde devralmaya ve dengeli bir coğrafi dağılımla kültür turizminin hakkını vermeye hazırlanıyor.

POTANSİYEL TURİZM İMKANLARI

Bölgesel ölçekte coğrafi sınırları belirlemek gerekirse,  “Çürüksu Havzası” adlarıyla anılan vadinin Tripolis’i de içine alan sınırı, Buldan ilçesi ve Süleymanlı Yayla Gölü’ne kadar genişletilebilir. Eğer bir kültür turizminden söz ediyorsak, bunun sadece tarım ve arkeolojiyle değil, gerçek anlamda yerel/otantik/geleneksel üretim kültürleriyle de ilişkili olarak düşünülmesi gerektiği kabul edilmeli. Buldan geleneksel dokuması, eski Anadolu mimarisi, Yayla Gölü ve tarımı, Tripolis antik kentinin zengin arkeolojisi, bu turizm anlayışına çok uygun veriler sunar. Bölge turizminin gelecek on yıllar içinde alacağı şekil içinde bu gerçeğin göz ardı edilemeyeceğini ve ilgililere kendini dayatarak kabul ettireceğini belirterek bu faslı geçelim.

Buldan’a bağlı Yenicekent Mahallesi, aynı zamanda Denizli ve Batı Anadolu bölgesinin çekirdeksiz, sofralık beyaz üzüm üretiminin merkezlerinden biridir. Mahalleyi de kapsayan ovanın tarım arazilerinde üretilen üzümler, Türkiye’nin sofralara düşen ilk turfanda üzümü olduğu gibi, yaş üzüm ihracatının mevsimsel olarak, ulusal ölçekte ilk başladığı bölgedir.

Tripolis antik kentini de içine alan bu coğrafi nokta, bir bakıma Batı Anadolu’nun İç Ege’deki en verimli ve en bereketli topraklarıdır. Türkiye’nin 4. büyük sulak havzası olan Büyük Menderes Havzası’nın Ege Denizi’ne yol almak için indiği topoğrafik düzlükler bu noktadan başlar. Ova düzlükleri nehrin alüvyon dolgu bölgesidir, diğer yandan geçmişi son buzul çağa kadar uzanan, havzadaki göl oluşumunun sulak tabanıdır. Çok daha önemlisi, 19. yüzyıl pamuk üretiminin en cazip arazilerini kapsayan bölgedir (Osmanlı’nın ilk demiryolu hattı bu topraklarda yetişen pamuğu Batı Avrupa’ya ihraç etmek amacıyla döşenmiştir), Denizli’nin olduğu kadar Türkiye’nin de en verimli şaraplık üzüm yetiştiriciliğinin yüksek platolarını oluşturan Güney-Bekilli-Çal arazilerine çıkan Cindere Vadisi’nin başlangıcıdır.

Yukarıda özetlediğimiz turizm alanının coğrafi genişleme imkanları işte bu güzergahta gizlidir. Çal-Bekilli ve Güney (bundan böyle Çal yöresi olarak adlandıracağız), halen Türkiye’nin önemli şarap üreticilerinin gözde merkezi, ulusal çapta pek çok firmanın toprak alıp şaraplık üzüm yetiştirdiği arazilere sahip olan, Ege Bölgesi’nde büyüklü-küçüklü sayıca en fazla şarap üreticisinin bir arada faaliyet gösterdiği tarım sahasıdır.

JEOPARK ÇALIŞMALARI VE TURİZM İMKANLARI

Kent coğrafyasının çeşitli turizm katmanları içinde, Eno/Wine gibi spesifik bir turizm alanı ile ilişkilendirilebilecek konu, son yıllarda ortaya çıkan ve Denizli’ni jeolojik oluşumlarını (Pamukkale’yi sembolleştirerek) merkezine alan Jeopark çalışmaları olarak görülebilir. Pamukkale Üniversitesi Jeoloji Bölümü öğretim üyelerinin öncülüğünde başlayan bu çalışmalar birkaç yıldan beri devam ediyor.

Türkiye’de, bölgesel Jeopark çalışmalarında henüz yeterli mesafe alınmış değil. UNESCO Küresel Jeopark Ağı’nda 2019 yılı itibariyle 41 ülkeden 147 Jeopark bulunuyor. Bu ağa, Türkiye’den dahil edilen tek jeopark, Kula-Salihli Küresel Jeoparkı’dır. Türkiye’den diğer jeopark girişimleri, ya başvuru hazırlığında olan ya da yapılan başvuru sonuçlarını bekleme aşamasındaki çalışmalardır. Denizli-Pamukkale Jeoparkı, başvuru hazırlığında olan girişimlerden birisidir.

Şimdilik, üzerinde çalışma yürüten bilim insanları tarafında “Denizli-Pamukkale Jeoparkı” olarak adlandırılan bölgesel girişimin çapı ve ilgi alanları ile ilgili olarak, konuyu tartışan A. Gül ve M. Özkul imzalı makale, “Denizli il sınırları içinde öne çıkan bazı kanyonlar arasında Acıpayam Kanyonu (Benlik Kanyonu), Emecik Kanyonu (Canpolat vd., 2020) Çal Kanyonu (Gül vd., 2007) ve Tokalı Kanyonu (Çivril) sayılabilir.” diyor.

Jeoturizm olanaklarını çeşitli açılardan tartışan makale, 2022 yılı içinde Türkiye Jeoloji Bülteni’nde yayınlandı. Makalenin giriş bölümünde yazarlar, “Bu çalışmanın amacı”nı “bölgesel ve yerel ölçekte jeolojik bir değer olan Çal Kanyonu ve yakın çevresinin jeolojik jeomorfolojik özelliklerini kültürel jeoloji bakış açısıyla ele almak ve jeoturizm potansiyelini ortaya koymaktır.” şeklinde açıklıyorlar.

Kısaca özetleyelim: Çal Belediyesi tarafından yaklaşık on yıl kadar önce, kanyon içlerine uzanan 150 metrelik yürüyüş yoluyla Çal (Kısık) Kanyonu turizme açıldı. Çal çıkışından geriye doğru (nehrin akış yönünün tersine, güneye doğru) devam eden gezinti yolu, sonradan Valilik ve Büyükşehir desteğiyle 650 metrelik bir mesafeye ulaştı. Daha da uzatılması düşünülen gezinti yolunun, bakım, temizlik ve kontrolü Çal Belediyesine ait.

Bölge turizmini, konaklama ve yeme içme kültürüyle sınırlamaktan kurtaracak olan çeşitlilik açısından jeoturizmin, Çal’da kültür turizmine çok önemli katkılar sağlama potansiyeline sahip olduğunu belirtelim. Bu potansiyele, bölge tarihi ve arkeolojisinin, Büyük Menderes Nehri ile özdeşleşmiş antik kentleri ve kutsal alanlarıyla, çok özel bir turizm platosu için bambaşka imkanlar sağladığını ekleyelim.

(Bu bölüme nokta koymadan evvel bir şerh koyarak devam edelim. Ele aldığımız coğrafya, Büyük Menderes yukarı havzasından orta havzaya geçiş bölgesinde yer alıyor. Son on yıl içinde neredeyse geri dönülmez biçimde tahribata uğrayan, kirlenen bir suyolundan söz ediyoruz. Bu bölgede nehir boyuna vurulacak her kazma, sonuçları önceden kestirilemeyecek tahribatla sonuçlanabilir. Yani yerel idareler başta olmak üzere tüm sorumlular ve sivil halkın uyanıklığı, atılacak olumsuz adımlardan nehri korumak için elzem hale gelmektedir. Burada Çal Kanyonu’nun şimdiye değin nispeten bakir kalan derinliğinin de tahribat riski bulunmaktadır ve ilgili idareler bu durumu mutlaka göz önünde bulundurmak zorundadır.)

DEVAM EDECEK