On gün boyunca yol açan isimlik boynunda vücudun uzantısı olmuş, mesai bitiminde çıkarmayı unutmuş, markete öyle girersin. “ Aa standınız mı var, yazar mısınız ne güzeeel hangi stantta?” sorularıyla boynundaki kare madalyaya dönüşür, duruşunu dikleştirir gururu saklayan tebessümle yerini anlatmaya koyulursun standın.
Her sabah kitapları okşayıp efsunlayarak birilerine ulaşmasını dilersin kaleminin ucundan döktüklerinin. Çocuklar ilgilenirse hele kitabınla, kalkar dakikalarca onlara anlatırsın, sayfa aralarından ipuçları verirsin. “Ama harçlığım bitti” cümlesi tam kalbinden vuran hançerdir kitabını hemencik hediye edersin. Zaten derdin kitabın satması değil değmesidir yüreklere. Her emeğin bedeli olması gerektiğinden bir bedel koyarsın o kadar.
Akşamları standı öylece bırakırsın, kitabımı alırlar mı diye korkmazsın, inşallah alırlar diye dua edersin çünkü kitap çalana hırsız denmez.
Komşu stantlarla çay, kek alışverişleri yaparsın, telefonlar alınır verilir.
Sen sahaflara kendini bulmaya gittiğinde komşun senin yerine kitabını satar. Aklına gelmeyen bir söyleşiye katılırsın, ummadığın bir keyif cebinde standına yollanırsın.
Sevdiğin bir şairi henüz hayranları basmamışken kendisiyle baş başa bulursun iki lafın belini kırarsın.
Koca bir edebiyat çınarıyla yorgun günün akşamında rakı kadehinde bedelsiz anıları yüzdürürsün, bu suların kıyısında olmanın hazzını büyütürsün.
Kendin gibi diğerkâm yürekleri görürsün başkasının derdini dert edinen yalnızlıktan sıyrılırsın.
Bazen gözünde büyüttüğünün kulağında küçüldüğünü bazen de gözüne ilişmemişin kalbinde büyüdüğünü görürsün.
Şişirilmiş yazarların pahalı kitaplarına bağlanan bitmeyen ucuz imza kuyruklarıyla üzülürsün çünkü çok okunması gereken kitaplar kuyruksuz beklemektedir mahzun.
O sonu gelmeyen kuyruklarda pudra kuyusuna düşmüş tozpembe makyajlı, kap kalın ciltlerle botokslanmış, hiçbir düşünce emaresi taşımayan boş kitapları gençlerin ellerinde görünce bir an umudun kırılır sonra cebindeki son parayı bir çevre araştırma kitabına veren ip ince oğlan umudunu diriltir.
Önünden bebek arabasında geçen altı aylık bebeğin eline tutuşturulmuş akıllı telefon dedikleri canavarı görürsün için ezilir, bebeği o modern cehaletin elinden kurtarmak istersin, karışamazsın, öfkeyle yumruklarını sıkar, susarsın.
Her gün başka bir hikâyeyle devrilen on günün son akşamı bir hüzün çöker omuzlarına.
Kitapları arabaya yüklemiş, standı temizlemiş, son afişleri duvardan kaldırmış, sahaftan ayırttığın son kitabı çantana atmışsın ve komşularla vedalaşmışsındır, düşünürsün;
Bugün kitap fuarıydı peki ya yarın?
*Kitap ertesi!
Kitap ertesine ne kalır?
Kitabın kokusunda dumanı tüten dostluklar kalır, hala hevesle kitap almaya gelen insanların olması kalır, çocukların kitaba dokunması, bebeklerin kitabın büyüsünü solumaları kalır. Okumanın ilahi gücü, cehaletin yenilgisi kalır.
Ölmeye yatan nehrin menderesler yaparak kalbine oyduğu kurak boşluk kalır ağır bir vasiyet gibi.
Vasiyeti yerine getirmenin iç huzuru o kurak boşluğu serin sularla doldurmaz ama yine de bir tatlı esinti sırtını ürpertir dönmeyecek sevgiliden bir haber gibi.
Fuarlar her sene maliyetler arttıkça daha da zorluyor satıcıyı, alıcıyı, organizatörleri. Fakat illa ki devam etmeli. Fikrimce fuarları belediyeler kendileri düzenlemeli. Şirketler çok kâr amaçlı olduklarından beklenen samimiyet ve fayda sağlanamıyor. Sahaflara daha çok yer verilmeli ki bu yıl sahaflar çok kaliteliydi ve keseyi korumak konusunda çok işine yaradı okurun. Belediyenin kentin yazarlarına ip gibi upuzun bir stant verdiğini gördüm. İnsancıklar o standa bir giriyor tuvalete bile çıkamıyorlardı. Çok yazar olabilir fakat o standı neden yan yana çıkışlar bırakarak iki üç stant halinde yapmadılar anlayamadım. Konuk yazarların gidiş geliş, kalış organizasyonlarında bazı sıkıntılar yaşandı bir sonrakinde düzeleceğini umuyorum.
Dışarıda kokusuz ve çok az yiyecek içecek tezgâhları kurulması çok iyi fikirdi böylece ziyaretçiler dışarıdan çok içeride amaca uygun vakit geçirdiler.
Söyleşi salonları için 2 senedir dilimde tüy bitiren eleştirilerim var. Kocaman salonlar, yerler beton, kocaman pencereler, o boş beton zeminde beynimi oyan plastik sandalye gıcırtısı ve konuşmaların anlaşılmasını engelleyen akıllara zarar bir yankı.
Alt salon ikiye bölünüp yerler halı, pencereler perde kaplansa yankı ve plastik sandalye gıcırtısı önlenecek. Aynı işlemler üst salon için de yapılsa tadından yenmeyecek.
Her salonda hatta aynı anda üç salonda birden yetişilmesi imkânsız onlarca söyleşi ve on on beş dinleyici, dostlar alışverişte görsünden öteye gitmiyor.
Daha az ama nitelikli söyleşiler ve konuklar hem söyleşeni hem dinleyeni rahatlatır.
Eğrisiyle doğrusuyla kitap fuarı güzeldir.
Kitap insanca yaşamamız için öldürmeyen tek silahımız.
CEVHER
Verdiğinde ilk molayı
dudaklarımda dudakların,
bir cevher vardı gözlerinde
pekmezli bir hüzne bandırdığın
kehribar mı akik mi
ehil elde işlenmemiş,
içinde kuşku damarları
mendereslerle
uzak zamanlara akıttığın.
Yakınından bakınca
o damarlar kayboluyor
menderesler
yeşil bir umutla doluyordu
gittiğin uzak zamanlardan
hatırlıyor musun
Aylin MÜFTÜLER
** Mustafa Elmaağaçlı’nın şiirine gönderme (Bugün günlerden mavi ya yarın, mavi ertesi)