06.11.2026, Cuma
7 °C / 15 °C Denizli Hava Durumu

Duy da güvenme

A- A+

“Çünkü insan yaşadığı çağdan kopamaz, anlıyor musunuz küçükhanım, şairler içkiye ve meditasyona bu yüzden meyillidir işte, bütün umutlar tükendiğinde gök yarılır ve bir el düşünceyi günışığına çıkarır, çimlenmiş maltı kürekle karıştırırken bir yandan da düşünürdüm, Sokrates ve İsa bir tek satır bile yazmadılar ama bakınız onların öğretisi hala güncel oysa diğerleri ne kadar çok kitap yayımlasalar da bir türlü tanınmıyorlar, tarihin komplosu bu işte…”

Bohumil Hrabal’ın, İleri Düzeyde Öğrenciler için Dans Dersleri kitabında böyle der Pepin Amca. Kitabın tamamı kesintisiz tek bir cümleden oluşur diyor, yazarı OT dergisinde anlatan Yasemin Çongar. Sahiden de hepimiz elimiz kalem tutsun tutmasın, ruhumuz şair olsun olmasın, eksiksiz hepimiz kesintisiz bir çağ girdabının içinde burgum burgum dönerek yaşadığımız çağla birlikte yoğruluyoruz. Kesintisiz çok uzun bir cümleyi okur gibi nefessiz kalıyoruz, soluğumuz tıkanıyor ve okumaya devam ediyoruz cümlenin sonuna geldiğimizi düşündüğümüzde başını unutarak ve daha sonuna gelmemiş olduğumuzu da umutsuzluk içinde idrak ederek. Mutlu sonla biteceğini ummaktan hala vaz geçmediğimiz bir kâbusun içinde, distopik bir simülasyonun ortasında duyularımızın çizdiği bir resmin esas ve hayali kahramanı olarak uyanmayı bekliyoruz.

Guy Leschziner bir nörolog. Sözcükleri Tadan Adam kitabını covid salgını zamanında yazmış. Kitabın sonlarında diyor ki;
“Bilim karşıtlarına, yaşadıklarımızı hafife almaya çalışan yorumculara karşı öfke doluyum. Kendilerinden, dünya görüşlerinden, hakikate dair kendi kavrayışlarından son derece eminler. Sorgulamıyorlar, şüphe etmiyorlar, önlerine konan kanıtlara burun kıvırıyorlar. Fakat resmin sadece küçük bir parçası bu. İkiye ayrılmış, farklı dünya görüşlerinin etrafında gitgide daha çok kutuplaşan bir dünyada yaşıyoruz. Nereye baksak siyasetin, dünya görüşlerinin, kanaatlerin ayrışmasına tanık oluyoruz. Ama insana dair neredeyse bütün konularda görüşlerimizin birbiriyle bu kadar uyumsuz olmasına şaşırmamak lazım sonuçta gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz şeyleri hakikat kabul ediyoruz. Bütün bu kavrayışlarımız duyularımızla sıkı sıkıya bağlı ama bu duyular yanılabiliyor, tutarsızlık gösterebiliyor, kişiden kişiye ya da hastalığa bağlı olarak değişebiliyor. Duyularımıza yönelik itimadımız temelsiz olabilir.”

Kitapta duyularımızın bizi nasıl yanılttığına dair yaşanmış örnekler var.
Mesela acı hissetmeyen insanlar var ne güzel değil mi? Değil! Çünkü acı hissetmek bizi tehlikelerden koruduğu gibi hastalıklar için de belirteçtir. Ama duymazsanız acıyı her yerden atlar, kemiklerinizi kırarsınız. Başkalarının da canının acımadığını düşünerek onların canını da yakabilirsiniz. Yani siz acıyı duymayınca hayatta acı ortadan kalmıyor.
Siz aç değilseniz açlık sona ermiyor
Siz zenginseniz fakirlik son bulmuyor
Siz sağlıklıysanız, hastalıklar tükenmiyor
Siz hissetmiyorsunuz diye başkasını bıçakladığınızda o ölüyor.
Başka bir örnek; yediği her şeyden lağım kokusu almak ve çöp yemiş gibi hissetmek. Ama her an bu böyle hayal edin. Yani bulunduğun her ortamda miden bulanıyor ama senden başka kimse bunu algılamıyor. Zamanla asosyalleşiyorsun, herkesten ve her ortamdan uzaklaşıp yalnızlaşıyorsun. Yiyip içemiyorsun, fizik ve ruh sağlığın hızla bozuluyor ve kimse seninle empati kuramıyor. Çok zaman vatandaşlar olarak böyle hissediyoruz ülkede. Biz aldığımız kötü kokular ve tatlar yüzünden hızla fizik, ruh hatta akıl sağlığımızı yitiriyoruz ama yönetenlere göre gül kokusu içinde nankörlük ediyoruz.
Otur, empati sıfır!
Bir başkası işitme kaybı yaşadığı halde kulağında sürekli bir müzik sesi duyuyor ama hiç susmamacasına. Hiçbir şeye konsantre olamıyor, dikkat eksikliği gelişiyor, uykusuzluk had safhada ve ruh sağlığı git gide bozuluyor. Devamlılık burada asıl suçlu!

İşte biz de aralıksız tutuklama, sorgulama, suçlama, iftira, gölge tanıkların karanlığı içinde, sürek avı izler gibi izliyoruz ülkede olanları ve bu süreklilik aklımızı yerinde tutmamızı zorlaştırıyor. Ve bu sürek avını yürütenler kulağımızdaki bu devamlı korkunç sesleri duymuyorlar. Onlara göre sessiz sedasız mis gibi yönetiliyoruz!
Duyularımıza çok güvenmek doğru değil neticede.
Bir simülasyonun içinde salınıp duruyoruzdur belki olabilir fakat o simülasyonu bile insan gibi yaşasak olmaz mı?
Adil, hakça, eşit, her varlığa saygı içinde, doğan her güne şükürle (bir günse bile), ötekine sevgi içinde olmaz mı, illa bizim eşeğimiz mi kancık olsun?
Aklımız yerinden kaçsa da bari yüreğimiz yerinde dursun.
Simülasyonun da sonu bir nevi ölüm değil mi!

ÖTELERDE ARAMAK

Kaçmış uykum yabancı ormanlardan,
Dağlar mağaralarla ovalardan kaçmış.

Yağız at bir başka kişi, bir uzak,
Çözülür çözülmez kaçmış.

Soğuk, düzgün, anlamlı, taş, oyunsuz,
Dev okuldan mini mini çocuklar kaçmış.

Suçlama bu ak gövdeyi şimdicik,
Usu bilinmeze kaçmış.

Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına,
Yüz ölüm var, biri kaçmış.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

Yazarın Diğer Yazıları
Enteresan zamanlarda yaşamak
26 Ekim 2026 Pazartesi
Rağmen kadın olmak
12 Ekim 2026 Pazartesi
Üstüm başım şiir
5 Ekim 2026 Pazartesi
Poseidon tatilde
28 Eylül 2026 Pazartesi
Dört işlem
21 Eylül 2026 Pazartesi
Uzun ölmek
14 Eylül 2026 Pazartesi
Konsantre hayat
31 Ağustos 2026 Pazartesi
Düşmanı inşa etmek
17 Ağustos 2026 Pazartesi
Arşipel’den Hierapolis’e
10 Ağustos 2026 Pazartesi
Mavi sürgün
3 Ağustos 2026 Pazartesi