****Her şeyin kokusunun farklı algılandığı, her şeye başka bir şeyin kokusunun karıştığı bir hastalıktır parozmi. Renklerin algılanmasını sağlayan reseptörlerden birini kaybettiğimizde de renkleri farklı algılayarak renk körü oluruz, dünyamız bambaşka tonlara bürünür.
Parozmik ve renk körü insanların yönetiminde yaşamak; onların algıladıkları kokuları ve renkleri duymaya, görmeye mahkûm edilmek, daimi bir foseptiğin içinde mavi ve yeşil renklerden azade kırmızının zulüm ve ölüm tonlarına boğulmuş bir hayata sürüklenmek demektir.
Onların yürekleri de parozmik ve renk körüdür; adaleti kanunu, haklıyı haksızı, masumu suçluyu, yurtseverlikle ihaneti, kahramanlıkla cinayeti, sorumsuzlukla tevekkülü, gerçeklerle görüntüyü, liyakatle sömürüyü ayırt edemez hatta etmez bile isteye. Dünyaları bambaşka tonlara bürünmüştür. Onların dünyasında yasemin kokulu sokaklar, istediği her şeye ulaşabilen insanlar, varlık bolluk pembeler, maviler, yeşiller fışkıran bir hayat var ve hatta onlar sayesinde! Yani hafıza-i beşerlerinde de bir parozmi söz konusu ve onlar parozmik ve renk körü olduklarını inkâr ediyorlar.
Oysa biz bütün kokuları artık kötü algılıyoruz onlardan sebep. Güller bile lağım kokuyor, sohbete eşlik eden kahve, anne elinden çıkmış kurabiye ve hatta Dede Efendi’den bir güzel rast, Gülnihal bile!
Ne yediğimizden ne içtiğimizden ne dinlediğimizden lezzet alıyoruz. Damak tadı, göz zevki hep aynı kokunun içinde can çekişirken kulakların temizlenemeyen pası, ruhun yıkanamayan ağırlığı hepimizi fosseptiğin dibine doğru usulca çekiyor sanki- onlar hariç-!
Nefis bilmediğini aramaz. Gönül gördüğünden geri kalınca üzülür ancak.
Onlar görgüde de parozmikler ve eksikliğini hissetmiyorlar.
Ya biz?
Gördüğümüzden, öğrendiğimizden ve bildiğimizden geri geri gidiyoruz nicedir. Gördüğünden geri kalmak yaşama sevincini süpürüyor insanın. Bıkkın gönlü hep bungun bir eyyam-ı buhur altında sisli puslu bir hayal içre salınıyor. Ne mavinin serini ne yeşilin meltemi ferahlatıyor bu yorgun ruhu.
Ama tam hayattan emekli olmaya yeltenirken kısacık bir videoyla sarsılıyorsun;
Gazze’de bomba bulutunun yağmurunda tek beyazlığın un tozu olduğu cehennemde, kara bahtına inat pamuk gibi bir yavru kediyi kucağında uyutan kız çocuğunun huzurunu ve gökkuşağı tebessümünü görüyorsun.
Dünya aydınlanıyor o anda sen umutsuzluğundan utanıyorsun.
Sonra başını çeviriyorsun, tekme tokat öldürene inat, bir kayaya sıkışmış minicik kedi eniğini 4 saat uğraşıp kurtaran bir avuç gerçek insana takılıyor gözün, için ısınıyor.
Askerlik celplerini yakan ve kendi hükümetinin katliamına sessiz kalmayan, başkaldıran vicdanı yüce İsrailli gençleri fark ediyorsun, sınırlar yok oluyor dünya denen çiftlikte.
Kapının önünde güven içinde oynayan, sandalyende uyuyan renk-ahenk kedileri gözlerken renkler, kokular, dokunuşlar dönüşüyor.
Denizde serinleyip, başını dizinde dinlendiren bal gözlü bir sokak köpeğini okşarken, ıslak tüylerinden yükselen iyot kokusuyla parozmiden hafifçe sıyrılmaya başladığını fark ediyorsun.
Oflaya puflaya, pazar arabasını yılların yükünü omzunda taşır gibi sürükleyerek önünden geçen bir tonton ihtiyara bir bardak su ikram ettiğinde, onun içtiği her yudumda senin ruhunun yıkandığını anlıyorsun.
Vazgeçmenin parozmiyi körüklediğini, unutmanın renk körlüğünü çoğalttığını idrak ediyorsun o zaman.
Ve erteliyorsun erken emekliliği.
UMUŞ
bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır
parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.
Edip
***Guy Leschziner- Sözcükleri Tadan Adam kitabından.