Gün son nefesini eflatuna üflerken, dolunay nefti bir kedere boyanmış dağların arasından aydınlık bir umut gibi ışıldayarak yükseliyordu.
Takver “ neden bu kadar güzel görünüyor” dedi ve devam etti;
“Tıpkı bunun gibi bir gezegen olduğunu, yalnızca daha iyi bir iklimi ve daha kötü insanları olduğunu, hepsinin mülkiyetçi olduğunu, savaştıklarını, yasalar koyduklarını, başkaları açlıktan ölürken yediklerini, yine de buradaki insanlar gibi yaşlandıklarını, şanslarının kötüye gittiğini, dizlerinde romatizma olduğunu, ayaklarında nasırlar çıktığını…bütün bunları bildiğimiz halde yine de nasıl bu kadar mutlu görünüyor sanki orada yaşam çok mutlu olabilirmiş gibi! O parlaklığa bakıp orada yağlı kolları ve Sabul gibi körelmiş bir beyni olan korkunç, küçük bir adamın yaşadığını düşünemem ki…”
Sevgili Ursula Le Guin’in Mülksüzler kitabında Anarres gezegeninden ay böyle görünüyordu. Büyük ihtimalle dünya da oradan bakınca böyle görünüyor. Nasıl bu kadar güzel görünebiliyor mavi dünyamız üstünde bunca korkunçluk sürüp dururken?
Nasıl hala mavi görünüyor uzaktan her geçen gün çöle dönüşürken?
Nasıl dağlar, ağaçlar zümrüt gibi görünüyor taa uzaklardan hayal içinde?
Nasıl hala çocukların elinde mavi bir kahkahaya benzeyen misket tanesi olabiliyor uzaktan bakan göze?
Çünkü o mavinin Prusya mavisi olduğunu bilmiyor uzaktan bakan göz.
O Prusya mavisinin savaştan, çocuk katliamından, haksızlık, adaletsizlik ve zulümden üretildiğini bilmiyor uzaktan bakan göz.
Göze hoş gelen o mavinin, içindekini nasıl zehirlediğini anlamıyor uzaktan bakan göz.
Bizim mehtabın ihtişamıyla kamaşmış gözlerimizin gerçeği göremediği gibi Prusya mavisi de belki aydan bakanın gözünü kamaştırıyor oysa zehirden terkip edilmiş suskun mavi temaşa bu.
Sessiz Prusya mavisi çünkü ölü çocuklar kahkaha atamaz.
Sessiz Prusya mavisi çünkü kodeslerde bağıran suçsuz tutsağın sesi duyulmaz.
Sessiz Prusya mavisi çünkü zeytin ağacına ömrünü feda etmiş aç gövdelerde yürek konuşur, dil susar.
Sessiz Prusya mavisi çünkü Temis’in artık gözü, elleri, kulakları ve vicdanı bağlıdır, ağlar, hıçkırığı duyulmaz.
Sessiz Prusya mavisi; dilsiz, sağır ve kör ve üç beş zebaninin etrafında dönen bir zehir topu artık.
Her varlık elindeki cenneti cehenneme çevirip aslı cehennem olanı cennet düşünde yaşatmakta ısrar ediyor.
Prusya mavisi kendisiyle zehirliyor kendini;
ağaçsız bırakıp çöle döndürerek,
adaleti yok edip zindana çevirerek,
açlıkla nüfusu yok ederek,
savaşla tarihin hafızasını silerek,
her canlının yaşam hakkını gasp ederek,
toplumu bireyselleştirerek, parçalayarak, bölerek.
Bir ağacı kurtarsam panzehiri üremeye başlar Prusya mavisinin o da gök mavisidir.
Bir suçsuzu kurtarsam parmaklık arkasından, o da motorları süreceğimiz özgürlük mavisidir.
Bir açı doyursam, yaşatsam, büyütsem, o vicdanın mavisidir.
Bir savaşı izlemekten vaz geçip durdurmaya çalışsam hatta durdursam o kardeşliğin mavisidir.
Bir kediyi, bir köpeği, bir kazı bir kuşu kurtarsam katil bir yasanın elinden, bu huzurun mavisidir.
Bir olmanın değerini anlasak yeniden, komşuda pişse bize düşse, biz olsak yeniden işte o yaşamın mavisidir.
İKİBİN BİLMEM KAÇ
Yıl ikibin bilmem kaçı yemiş insanlık
yıl ikibin bilmem kaçın sosunu dökmüş bekliyor
doymadı, nefsine sınır koymadı
midesinde savaş, soluğunda barut kokusu
kursağında
bin, onbin çocuğun, son nefesinin buğusu
çatlayası derisi davul olmuş bekliyor
içimde öfkenin bombası
pimi çekik pusuda
gözümde cılız bir yeşil
güz rengine dönüyor
başım ah başımsağ olmaktan acıyor
ya yüreğim
sakatat diyorlar artık adına
köz üstünde pişiyor
ellerim, ellerimi hiç sorma
tek tek
çok çok
boynu burulup düşen yavru kuşları
tutamayan ellerim
o zamandır yıkamadım
utanç kokuyor
ikibin bilmem kaçın yenisi
alır mı eskileri
o da eskitir mi yenileri
böyle hep böyle
bu kırmızı oyun bitmiyor
maviye boyamazsam dünyayı
neyime benim
yaşamak…
Aylin MÜFTÜLER