İnsanlık tarihi kadar eski olan ‘göç kavramı’ tarihler 2017 yılını gösterdiği şu günlerde yine coğrafyamızda yaşanmaktadır. Yanı başımızdaki Suriye’de yaşanan iç savaşla birlikte 4 milyona yakın Suriyeli mülteci ülkemize sığındı. Bizim anlayışımıza göre 20.yy’da ulus devleti kurulması ile birlikte devletler ve toplumların oluşması ile sanki bu hareketliliğin bittiğini düşünmüştük. Fakat bizde Anadolu ve Balkan coğrafyasında bu hareketlilik Osmanlı Devleti ile başlar.
Osmanlı Devleti, Orhan Bey zamanında 1346 yılında Gelibolu’daki Çimpe Kalesini alıp, Rumeli’ye adım atmasından sonra 17. yüzyıla kadar sürekli fetihlerle büyümüştü. Bu büyüme esnasında Anadolu’daki Türk nüfusun önemli bir kısmı da Balkanlara yerleştirilmiştir. Fakat, bu büyüme ilk defa 1689’da Üsküp gibi, Türk ve Müslüman nüfusun yoğunlukta bulunduğu bir şehrin yakılıp, halkının göçmen duruma düşmesi ile durdu ve Balkanlar’dan Anadolu’ya doğru bir göç süreci başlamış oldu.
Yaklaşık olarak üç yüzyıl devam eden bu göçün nedenleri olarak; Türk ve Müslüman unsurlara karşı akla hayale gelmeyecek mezalimler, dini baskılar ve zulümler, mal, mülk, çiftlik, tarla, hayvan, kısaca her şeye sahip çıkma isteği sayılabilir.
Türkiye 1910-1930 yılları arasında tarihin belki de en önemli hadiselerini yaşamıştır. Bu dönemde sırasıyla Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve sonucunda altı yüzyıl ayakta kalan Osmanlı Devleti’nin yıkılması, Osmanlı Devleti’nin bu yıkılışından sonra yıllar süren bu savaşlar ülke kaynaklarını tüketmiştir. Yanmış yıkılmış topraklar üzerinde yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. İşte bu zaman dilimi içerisinde ilk devrede Osmanlı Devleti’nin toprak kaybetmesi ile birlikte kitleler halinde yüzbinlerce Türk Muhacirleri Anadolu’ya gelmiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti devraldığı müthiş sıkıntılar içinde bir de Lozan Antlaşması’ndan doğan ‘Nüfus Mübadelesi’ ile uğraşmak zorunda kalmıştır.
İsmet Paşa ile Türk-Yunan Mübedelesini imzalayan Rıza Nur’a göre Türkiye açısından mübadele antlaşmasını zorunlu hale getiren iki ana sebep vardır. Birincisi, Yunanistan kuruluşundan beri hakimiyeti altındaki Türkleri sistemli bir şekilde yok etme politikası izliyordu. Geri kalanları aynı akıbetten kurtarmak gerekiyordu.
İkinci sebep, Türkiye’ye yararlı unsurlar getirerek memleketin nüfus yapısını homojenleştirmekti. Rıza Bey’e göre mübadele meselesine mecburi ve kat’i kılan bir tarih vardı. Türkler Rum isyanı döneminde Mora’da dahi en azından eşit miktar idi. Bunlar, ya zulüm altında kaçırılmış veya hapishanelerde süründürülmek suretiyle imha edilmişlerdi. Bir süre sonra aynı şeyi Teselya’da ve Makedonya’da gerçekleştirilmişti. Mübadele mutlaka yapılmalıydı. Aksi takdirde, Yunanistan’daki Türkler birkaç sene de yok olacaklardı. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nda Anadolu’nun nüfusu en az yüzde 30 azalmıştı. Nüfus azlığı ekonomide kendisini iyice hissettirmiştir. Nüfusu kısa sürede arttırmak için dışarıdan göçmen kabul edilmesi gerekiyordu.
Türkiye’nin edindiği tarihi tecrübe gayri Türk unsurunun kabul edilemeyeceğini gösteriyordu. Bu durumda Anadolu’ya Türk nüfusu çekmek gerekiyordu. Anadolu’ya Türk göçmeni verebilecek iki kaynak vardı. Orta Asya ve Balkanlar Rus hakimiyeti altında bulunan geniş Türk nüfus hazineleri Türkiye’ye kapalıydı. Geriye yalnız Rumeli Türkleri kalıyordu.
Yaşadığımız yüzyılda dünyadaki nüfus yapısına ve göç hareketlerine baktığımız zaman şunu görmekteyiz; dünya nüfusu hızlıca yaşlanmakta ve başta Avrupa kıtası olmak üzere nüfusu azalmaktadır. Fakat dünyada nüfusu azalmayacak olan öngörülere göre üç ülke bulunmaktadır. Bunlar; Amerika, İsrail ve Türkiye’dir. Bu üç devlette nüfus artışını normal doğum artışı ile değil dışarıdan aldığı göçlerle sağlayacaktır. Amerika bütün dünyada beyin göçü alan bir göçmen ülkesidir. İsrail bütün dünyadaki Yahudilerin toplanma merkezidir. Türkiye ise bütün Türk ve İslam dünyasının sığındığı ülkedir.
Sonuç itibariyle Büyük Atamız Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile kazandığı bu Anadolu coğrafyası ile ilgili olarak söylediği ‘‘size öyle bir vatan bıraktım ki ebediyen sizin olacaktır.’’ Sözünün ne kadar önemli olduğu ve biz Türkler açısından bu coğrafyadan başka gidecek yerimizin olmadığını daha iyi anlamamız gerekiyor. Özellikle yaşadığımız şu tarihi günlerde küresel güçlerin Anadolu coğrafyası üzerinde oynamaya çalıştığı böl-parçala ve yönet politikasının ne anlama geldiğini kavramamız gerekiyor. Bizim sığınacak başka bir ülke ve toprağımız yoktur. Yaşadığımız coğrafya bizim kaderimizdir.