“Sanatçı ile halk kitleleri arasında yapılan ayrım, bir tarafın ötekiler için gösteri yaptığı, ötekilerin de bu gösteriyi tükettiği tek yanlı bir ilişki doğurur. Bu da sanatı yaşamın kendisinden, yani her şeyin birlikte yapıldığı o kendiliğindenlikten uzaklaştırır. Çünkü sanat, özünde bir gösteri ya da obje değil, bir deneyimin paylaşılmasıdır, bir sürece karşılıklı katılımdır.
Her şey yaşamın içindedir. Müzik, icracının ve bestecinin olduğu kadar bizim de yaşamımızın bir parçasıdır.”
Gündüz Vassaf’ın bu haklı cümleleri Cehenneme Övgü kitabından. Sanat dediğimiz o kalpleri bağlayan kurdele de kapitalizm uğruna çözülüyor ve çözüldükçe hem samimiyetini hem bağlayıcılığını kaybediyor.
“Müzik, Budapeşte, Viyana, Prag gibi Avrupa kentlerinde ailelerin ve sokakların gündelik yaşantısının bir parçası hala. Amerika’da mükemmel teknikle icra ediliyor olabilir ama yaşamıyor. Sanatta teknik mükemmeliyet ve uzmanlaşma peşinde koşmak, sevişmede ustalık peşinde koşmaktan farklı değil.”
Vassaf’ın bu dediğince sanatın hayatın parçası olmasını biz yaşadığımız kent özelinde son birkaç senedir ufak çapta deneyimliyoruz. Kaliteli ve sıcacık sanat etkinlikleri; klasik batı müziği konserleri, bale, opera, tiyatro, caz festivalleri, Türk sanat müziği konserleri, resim ve heykel sergileri, edebiyat söyleşileri, dans gösterileri kentimizde kolay ulaşılabilir ve neredeyse yılın her haftasına yayılan sıklıkta yapılagelmekte. Ömründe baleye, operaya, bir senfoni orkestrası dinlemeye gitmemiş pek çok vatandaş bu etkinlikler sayesinde gerçek sanatla tanış olmakta.
Hele bu etkinlikler bir antik kentin kadim tiyatro sahnelerinde sergilenirse etkisi defalarca katlanmakta.
Bunlardan sonuncusunu cumartesi akşamı Hierapolis Antik Tiyatrosu’nda izleme şansı bulduk. Kendi adıma birkaç senedir peşinde koştuğum Zorba Balesi'ne kavuştum nihayet.
Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçıları tarafından sergilenen bale zaten kadim Hierapolis kentinin iki bin yıllık enerjisini üstüne almıştı, sanatçıların sıcacık performansları ve sempatik iletişimiyle de kalbimizi anında fethetti.
Bir gün önce Zorba filmini izleyerek gittiğim için üzerimdeki etkisi çok daha büyük oldu. Baleyi izlerken birebir filmi yaşadım. Kâh Arşipel’in mavisinde hasapiko oynadım, kâh Girit’in rüzgârında sirtaki.
Kâh Boubulina’nın amiral aşklarına üzüldüm, kâh gencecik Dul’un insan etinden hapishanede tutsaklığına dertlendim. Zorba’nın; savaşın herkes için kötü olduğu ve kazananı olmadığını anlatan cümlelerini kadim taşlar kulağıma fısıldıyordu sanki güneşin giderken bıraktığı kızıl sesiyle.
Ve yüz yıl öncesinden bir köyün cahil kötülüğünü yani cehaletin kötülüğünü ve yobazlığın hadsiz, yargısız infaz cüretini gözümüze sokuyordu danslar; bugünü de bir yandan işaret ederek.
Sahnedeki tüm kareografi; gerek giysilerin renkleri ve tasarımları gerek sahne ışıklarının düzeni ile bütünleşerek bedeni lisan yapıp anlatıyordu bize öyküyü; ötekileştirmeden, 12 bin kişiyi de içine dahil ederek.
Zorba sanki hepimize tek tek göz kırpıyordu ve sanki Patron Dul’la dans ederken biz kızımızın mürüvveti için dua ediyorduk. Köylünün zulmünde yüreğimiz ağzımıza geliyor ve 12 binimiz birden sahneye atlayıp Dul’u köylünün elinden kurtarmak istiyorduk.
Boouboulina ağlarken gözyaşına mendil uzatmak geliyordu içimizden ve Zorba, Patron’la sirtaki yaparken peşlerine takılmak.
Zaten Zorba dansı başladığında ellerimiz kurtuluyordu şirazesinden, 12 bin elden çıkan alkışla sirtaki ritminde bir oluyorduk.
Ve son perde kapandığında sahne çiçekten görülmüyordu biz sevgimizi ve mutluluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilemiyorduk.
Zorba sahneye saçılan çiçekleri toplayıp tekrar bizlere doğru fırlatıyordu.
Bu kalbin kalbe teması değildi de neydi?
Biz bir gösteri izlememiş hayatı paylaşmıştık iki bin yıllık kadim taşların üzerinde.
Beş kez daha bırakmadık onları, oğlunu askere bir türlü uğurlayamayan anneler gibi.
Bu duyguyu hep yaşasak aramızda öteki kalmazdı.
Teşekkürler Denizli Büyükşehir Belediyesi, teşekkürler Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçıları, teşekkürler tüm emeği geçenler.
Bu şahane gece ayaklarımın sızısını unutturdu, lakin sussam gönül razı değil, söylesem belki faydası olur.
Güney kapısı Hierapolis tiyatroya 900 metre ve nispeten çok daha düz bir yola sahip.
Kuzey kapısı kuş uçuşu 2,5 km fakat çok düzensiz taşlarla dolu ve yürümesi epey zahmetli.
Son yüz metre kala bir yokuş var ki benim diyenin nefesini tıkar.
Sporcuyuz diyerek yürümeye soyunduk, fakat tam bir saat sürdü yürüyüşümüz.
Evet şahane bir gün batımı ve kadim kentin enerjisi bize muhteşem duygular yaşattı ve yürüyüşten çok keyif aldık fakat bir de üstüne iki saat belimizi dayamadan dimdik oturarak baleyi izledik ve ardından aynı yolu yine yürüdük.
Biz hayat gibi varacağımız yerden ziyade yoldan keyif alanlardanız tamam da büyük eziyet gerçekten.
Dolmuşlar var evet, fakat 12 bin kişi dolmuş sırasını nasıl kovalar da yakalar bilemem.
Güney kapısı bu kadar yakınken neden ısrarla sanatsever vatandaşı bu çileye mahkûm eder Denizli Büyükşehir Belediyesi sormak isterim. Güney kapısında oyun süresince yollara park etsek hiç sorun olmaz sanıyorum.
Bu meselenin aciliyetle çözülmesini istirham ediyorum belediyemizden. Bu kadar güzelliğe imza atarken çözülmesi daha kolay meselelerde boğulmayalım.
**Arşipel: Ege Denizi anlamında kullanılıyor antik çağda.
EGELİ
Ege'nin mavisinde yıkandık
imbatında kuruduk biz
karşının kumunu üfledi
buzukinin telleri
bağlamanın ciğerine
*kalimer(h)a(b)a
halay çektik sirtakiyle
rakı da aklandı
Ege’nin suyunda
uzo da
içtik Tür(gre)k kahvemizi
adalara kapattık fincanı
falımızda muhabbet çıktı
kız verdik, oğlan aldık
seviştik de
savaştık da
Kanımız aynı maviye aktı
ama bitti
bitmeli
dostluk baki
endaksi
Aylin MÜFTÜLER
*Kalimera: merhaba demek Yunanca (kalimerhaba iki dilin birleşmiş merhabası)