Eğitim-İş Sendikası Denizli 1 Nolu Şube Başkanı İlker Zengin, 2025-2026 eğitim-öğretim yılıyla ilgili değerlendirmesinde, eğitimin sistemli şekilde zayıflatılıp kuşatma altına alındığını belirtti.
Eğitim-İş Denizli 1 Nolu Şube Başkanı İlker Zengin, 2025–2026 eğitim öğretim yılı birinci döneminin eğitimin kamusal niteliğinin sistemli biçimde zayıflatıldığı, eğitim sisteminin eşitsizlik, piyasalaşma ve ideolojik müdahalelerle yönetildiği bir dönem olduğunu ifade etti.
Eğitimin kamusal bir hak olmaktan hızla uzaklaştırıldığını, çocukların, ailelerin ve eğitim emekçilerinin ağır bir sosyal ve ekonomik kuşatma altına alındığını kaydeden Zengin, Millî Eğitim Bakanlığı uygulamalarının eğitimi eşitleyici bir kamu hizmeti olarak değil; iktidarın ideolojik, piyasacı ve tasarruf odaklı tercihleri doğrultusunda şekillenen bir alan olarak ele aldığını dile getirdi.
“Bugün Türkiye’de milyonlarca öğrenci derinleşen yoksulluk, güvensiz okul koşulları, eşitsiz erişim ve bilimsel temelden koparılmış bir müfredat içinde eğitim hakkını kullanmaya çalışmaktadır.” Diyen Zengin, şunları kaydetti:
“Anayasa’da güvence altına alınmış olmasına rağmen parasız eğitim ilkesi fiilen ortadan kalkmıştır. Devlet okullarında temizlikten güvenliğe, kırtasiyeden küçük onarımlara kadar pek çok temel ihtiyaç kamu bütçesiyle değil; velilerin cebinden karşılanmaktadır. Devlet okullarında eğitim anayasal olarak parasız olmasına rağmen, okulların en temel ihtiyaçları kamu bütçesinden karşılanmadığı için velilerden bağış, aidat ve kayıt parası adı altında düzenli biçimde ücret talep edilmiştir. Bazı okullarda bu tutarların 10 bin TL’den 100 bin TL’ye kadar çıktığı görülmüş; temizlik, fotokopi, güvenlik ve onarım gibi kamusal hizmetler velilerin sırtına yüklenmiştir.
Sendikamızın verilerine göre 2025–2026 yılı başında bir öğrencinin okula başlama maliyeti servis dahil yaklaşık 65 bin TL’ye ulaşmış, yalnızca kırtasiye fiyatları bir yılda %60 artmış, kırtasiye ve giyim giderleri asgari ücretin %85–98’ine denk gelmiştir.
Eğitimdeki bu gerilemeye karşın, toplumsal talep azaldığı halde İmam Hatip Liselerinin sayısındaki ısrarlı artış dikkat çekicidir. 2002–2003 döneminde 450 olan İmam Hatip Lisesi sayısı, 2024–2025 itibarıyla %284’lük artışla binli rakamların üzerine çıkmış; bu artış, eğitimin bilimsel ve kamusal ihtiyaçlara göre değil, ideolojik tercihlere göre planlandığını açıkça göstermiştir.
Taşıma mesafesinin 30 km ile sınırlandırılması ve toplu taşımanın olduğu bölgelerde servislerin kaldırılması, özellikle lise öğrencilerinin eğitime erişimini fiilen sınırlandırmış; yeterli pansiyon ve yatılı okul bulunmaması başta kız çocukları olmak üzere pek çok öğrencinin eğitimden kopmasına, güvensiz ulaşım yollarına ve tarikat-cemaat yurtlarına mahkûm edilmesine yol açmıştır.
Derinleşen yoksulluğa rağmen okullarda ücretsiz okul yemeği ve temiz içilebilir su sağlanmamıştır. Oysa bu durum kaynak yetersizliğinden değil, açık bir bütçe tercihinden kaynaklanmaktadır. Ücretsiz okul yemeğinin hayata geçirilmemesi, yoksul çocukları cemaatlerin, vakıfların ve hayır ağlarının insafına bırakmakta, sosyal devletin yerini sadaka düzeni almaktadır.
Çocuk emeği, mesleki eğitim politikaları ve eğitimden kopuş, 2025–2026 döneminde eğitimin en ağır yapısal sorunlarından biri haline gelmiştir. MESEM’ler, MEB tarafından eğitim olarak sunulsa da fiiliyatta yaklaşık 559 bin çocuğun haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçirdiği, ucuz ve güvencesiz çocuk emeği mekanizmalarına dönüşmüştür. Zorunlu eğitim çağındaki çocukları hedefleyen mesleki ortaokul uygulamaları çocuk emeğini daha da erken yaşlara çekmekte, çocuk işçiliğini 11 yaşa kadar indiren bir yönelim yaratmaktadır.
Derinleşen yoksulluğa rağmen ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği uygulaması hayata geçirilmemiş, çok sayıda okulda temiz içilebilir suya erişim sağlanmamıştır. Beslenme ve su gibi en temel ihtiyaçların karşılanmaması, Anayasa’nın sosyal devlet ilkesi ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinin açık ihlali niteliğindedir.
2025–2026 eğitim öğretim yılı birinci döneminde eğitim sistemi laiklik ilkesini açıkça ihlal eden, çocukların üstün yararını gözetmeyen ve kamusal eğitimi ideolojik bir araca dönüştüren uygulamalarla kuşatılmıştır. Bu sürecin en görünür ve kapsamlı örneklerinden biri olan ÇEDES Projesi ile imam, vaiz ve din görevlileri okullarda fiilen görev almış; öğrenciler pedagojik hiçbir temeli bulunmayan cami temizliği, mezarlık ziyareti ve dini ritüellere dayalı etkinliklere yönlendirilmiştir.
Aynı ideolojik yönelim Maarif Müfredatı ile kurumsallaştırılmıştır. Eğitim programları bilimsel içerikten uzaklaştırılmış, eleştirel düşünce ve bilimsel yöntem geri plana itilmiş; müfredat siyasal iktidarın dünya görüşünü taşıyan bir araç haline getirilmiştir.
Cumhuriyetin kurucu değerleri ve Atatürk’ün eğitim ortamlarından sistematik biçimde silinmeye çalışılması da bu ideolojik dönüşümün önemli bir parçasıdır. 10 Kasım’ın ara tatile denk getirilmesi, ilkokullarda karne yerine verilen gelişim raporlarında Atatürk fotoğrafına yer verilmemesi; pedagojik değil, açıkça siyasal ve ideolojik tercihlerdir.
Eğitim emekçileri açısından tablo daha da ağırdır. Ücretli öğretmenlik uygulaması, öğretmen ihtiyacının güvenceli istihdamla değil; düşük ücretli, sosyal güvenceden yoksun ve pedagojik yeterliliği dahi aranmayan bir emek rejimiyle karşılandığını göstermektedir.
Türkiye’de eğitim krizi bir yönetim sorunu değil, siyasal bir tercihtir. Kamusal, laik, bilimsel ve eşitlikçi eğitim anlayışı bilinçli biçimde tasfiye edilmektedir.Çözüm; zorunlu eğitimi kısaltmakta, eğitimi piyasaya açmakta ya da ideolojik dayatmaları artırmakta değil; kamusal eğitimi güçlendirmekte, çocukların eşit ve güvenli koşullarda okula erişimini sağlamaktadır.
Ancak bizler Eğitim-İş olarak, durum ne kadar karanlık görünse de;
Eğitimdeki gericileştirmeye, piyasalaştırmaya karşı; eğitim emekçisinin haklarına ve itibarına kastedenlere karşı; Cumhuriyet’i ve devrimlerini hedef alanlara karşı verdiğimiz aydınlanma mücadelesinden bir adım geri atmayacağız! Her gün biraz daha büyüyen bir aile olan Eğitim-İş olarak Atatürk’ün bize emanet ettiği yeni nesillere kıyılmasına da, onun sınıfta arkasında duracak kadar önem atfettiği eğitimcilere bu ülkenin zindan edilmesine de izin vermeyeceğiz.
Eğitim-İş olarak; zorunlu eğitimin tartışmaya açılmasına son verilmesini, açık liselerin örgün eğitimin alternatifi olmaktan çıkarılmasını, MESEM’ler başta olmak üzere çocuk emeğini meşrulaştıran tüm uygulamaların kaldırılmasını, ücretli öğretmenlik uygulamasına derhal son verilerek tüm öğretmenlerin kadrolu istihdam edilmesini, eğitim bütçesinin artırılmasını ve yatırım payının yükseltilmesini, laik ve bilimsel eğitime yönelik tüm ideolojik müdahalelerin durdurulmasını, öğretmenlerin ekonomik ve özlük haklarının iyileştirilmesini acil ve vazgeçilmez talepler olarak kamuoyuna ilan ediyoruz.”